SIFIR NOKTASI 10 – İlk Adım Gökyüzüne

Ertesi sabah saat tam beş buçukta, dışarıda bıçak gibi keskin, insanı titreten bir sabah ayazı vardı. Göreme Vadisi’nin bozkırı henüz güneşin ilk ışıklarıyla yıkanmadan önce dışarıdan gelen bir otomobil sesi duyuldu. Ardından karavanın kapısı sertçe vuruldu. Doruk, gözlerindeki mahmurluğu silmeye çalışarak kapıyı açtığında karşısında sırtında kalın rüzgarlığı, elinde bir termos çay ve kese kâğıdında üç çıtır simitle dikilen Asım Hoca’yı buldu.

Botlarını kapı ağzında bırakıp karavana adım attığında içerisi dışarıya inat sıcacıktı. Kahvaltı hazırlayacak vakitleri yoktu ama gökyüzüne de boş mideyle çıkılmazdı. Fetih hemen dolaptan bir kutu üçgen peynir ile bir kâse yeşil zeytin çıkardı. Karavanın küçük masasının etrafına sıkışıp oturdular. Asım Hoca termosundan dumanı tüten çayları bardaklara doldururken çıtır simitlerin kokusu anında o küçük alanı kapladı. Aceleyle ama o anın tadını çıkararak simitleri peynire katık ettiler. Asım Hoca çayından son yudumu aldıktan sonra bardağını masaya bıraktı:

"Afiyet şifa olsun. İçimiz ısındı, midemiz şenlendi," dedi. "Haydi evlat, hava uyanıyor. Bozkırın sabah durgunluğunu kaçırırsak ilk süzülüşünü öğlenin insafsız termiklerine teslim etmek zorunda kalırız. O zaman da gökyüzü seni basamak basamak değil, bir kerede yutar."

İki kardeş, hocanın peşinden çıktılar. İstikamet; vadi tabanından yaklaşık otuz kırk metre yükseklikte, eğimi yumuşak, üzeri bodur çalılar ve yumuşak toprakla kaplı eğitim tepesiydi.

Motosikletin arkasında sessizce oturan Doruk, tepeye yaklaştıkça kalbinin ritminin değiştiğini hissediyordu. Evvelsi gün teoride duyduğu her şey; o basınç farkları, taşıma kuvvetleri, sürat limitleri zihninde devasa birer formül gibi uçuşuyordu. Ama şimdi o formüllerin ağırlığı, rüzgarlık montunun altından tenine sızan sabah ayazıyla birleşmişti. Eğitim tepesinin zirvesine ulaştıklarında rüzgâr, tam da Asım Hoca’nın istediği gibi karşıdan, hafif ve istikrarlı esiyordu. Doruk sırtına harnessi geçirdi. Bacak kolonlarını bağlarken ellerinin hafifçe titrediğini fark etti.

Asım Hoca; yedek paraşütün pimini, kaskın çene bağını ve ana karabinaları tek tek elle kontrol etti. Her tık sesinde Doruk’un boğazındaki düğüm biraz daha büyüyordu. Aşağıda, iniş alanında duran Fetih ise elindeki kamerayı ayarlamaya çalışıyordu. Doruk kaskının içindeki interkomdan konuştu:

"Ses deneme… Abi duyuyor musun?"

Fetih’in sesi telsizden pürüzsüz ama her zamankinden biraz daha kalın geldi:

"Buradayım aslanım. Kamerayı açtım, aşağıda seni bekliyorum."

Asım Hoca, Doruk’un gözlerinin içine baktı:

"Bana bak Doruk. Bu tepe otuz metre. Havada kalacağın süre yirmi, bilemedin otuz saniye. Bu bir uçuş değil, bu bir süzülüş," dedi. "Ayakların yerden kesildiği anda çoğu acemi pilot düşüyormuş gibi hisseder. O refleksle ellerini bir anda yukarı savurup frenleri bırakmak isteyeceksin. Sakın! Kollar omuz hizasında kalsın. Kanat kendi işini bilir; sen sadece sakin kal."

Doruk yutkundu: "Anladım hocam."

"Güzel. Dön arkana, rüzgârı karşına al."

Doruk yüzünü yamaçtan aşağı doğru döndü. Kanat arkasında, yerde temiz bir hilal şeklinde seriliydi. İpleri eline aldı. A kolonlarını parmaklarının arasına yerleştirdi. Kalbi şu an göğüs kafesini parçalamak istiyordu. İçinde babasının videosunda dinlediği o cümleler yankılanıyordu: "Korku bazen pusula gibidir."

Asım Hoca elini kaldırıp bekledi. Bir süre sonra saçları dalgalandı; rüzgârın şiddetini bir süre elinde ve yüzünde hissetti, tam o an bağırdı:

"Şimdi! Koş Doruk! Sakın arkana bakma, kanat seni geri çekse de sadece ileriye koş!"

Doruk ileriye doğru fırladı. İlk iki adımda arkasından devasa, görünmez bir el geriye doğru asıldı. Yamaç paraşütü kumaşı rüzgârla dolarken ağırlaşmıştı. "Koş!" diye gürledi Asım Hoca arkasından. Doruk dişlerini sıktı, bacaklarındaki tüm güçle eğimli araziden aşağıya doğru koşmaya devam etti. Üçüncü adım… Dördüncü adım…

Ve birden, o tuhaf şey oldu.

Gövdesini geren o amansız baskı bir anda hafifledi. Ayaklarının altındaki taşların, bodur çalıların hışırtısı bıçak gibi kesildi. Toprak bitmişti. Doruk, boşluktaydı.

Zaman o saniyede adeta eridi, sünerek uzadı. Yarım dakikalık o süzülüş, Doruk için ucu bucağı olmayan bir sonsuzluğa dönüştü. Telsizden Asım Hoca’nın o huzurlu, güven veren sesi yükseldi:

"Harika evlat… Pürüzsüz akıyorsun. Kollarını gevşet, omuz hizasında tut. Kanadın seni taşımasına izin ver."

Doruk aşağıya baktı. Vadinin toprağı altından akıp gidiyor, aşağıda bekleyen ağabeyine yaklaşıyordu. Rüzgâr kaskının vizörünün kenarından sızıyor, yüzünü okşuyordu. O an babasının süzülürken attığı kahkahayı hatırladı.

"Şimdi inişe odaklan," dedi Asım Hoca telsizden, sesindeki ciddiyet geri gelmişti. "Yere iki metre kala frenleri tamamen aşağıya asılacaksın. Hazırlan… Bekle… Bekle…"

Doruk heyecanla toprağın hızla kendine doğru yükseldiğini gördü. Kalbi göğsünü yumrukluyor, nefesi kaskın vizörünü buğulandırıyordu fakat harekete geçmek için Asım Hoca’nın son komutunu bekliyordu. Tam o sırada, Doruk’un kaskının içindeki interkomdan kulak tırmalayıcı bir hışırtı ve parazit sesi yükseldi. Asım Hoca telsizden "Şimdi frenlere tam asıl!" dediği anda cümle şiddetli bir parazitin içinde boğuldu: "Şşş… fff… ttt… aaa…"

Anlık bir frekans kesilmesi her şeyi berbat etmişti. Hocanın ne dediğini hiç anlamayan Doruk kaşlarını çattı, panikle sordu:

"Ne dedin hocam? Anlaşılmadı?!"

Kulaklığında yalnızca parazit vardı. Bir an tereddüt etti. Tam o sırada toprağın beklediğinden çok daha hızlı yükseldiğini fark etti. Refleksle fren iplerini kavrayıp çekti ama çok geçti; kanat hâlâ iniş için yeterince yavaşlamamıştı. Doruk’un ayakları sert bir darbeyle toprağa çarptı. Vücudu öne savruldu, koşmaya çalışırken ayağı taşa takıldı. Dengesini kurma şansı bile olmamıştı. İki takla atarak Kapadokya’nın beyaz tozunun içine gömüldü. Paraşüt birkaç metre ileride yere serilirken ince bir toz bulutu etrafını kapladı.

Her şey bir anda sessizleşti. Doruk yerde tamamen hareketsizdi. Ne bir kımıldama ne bir ses vardı.

Aşağıda iniş yerinde elinde kamerayla bekleyen ağabeyi Fetih, kardeşinin o sert düşüşünü ve ardından yerde kıpırdamadan yatışını görünce yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Dehşet içinde kaldı. Kamerayı doğrudan yere fırlatıp büyük bir korkuyla bağırdı:

"Kardeşim!"

Var gücüyle koşmaya başladı: "Doruk! Doruk!"

Fetih, hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı, nefesi kesilerek kardeşine doğru koştu. Asım Hoca da yukarıdan aşağıya doğru depar atmıştı. Fetih dizlerinin üzerine çöktü. Doruk hâlâ yerde yüzüstü yatıyordu.

Titreyen eliyle kardeşinin omzuna dokundu: "Allah’ım…" Hiç tepki yoktu. Yüzündeki korku ve acı had safhadaydı. Elleri titreyerek onu omuzlarından tutup yavaşça kendine doğru çevirdi.

Tam o anda Doruk bir anda gözlerini açtı ve ağabeyine çevirdi. Yüzü baştan aşağı toz içindeydi ama dudaklarının kenarında kocaman bir gülümseme vardı. Sonra öyle bir kahkaha attı ki sesi vadide yankılandı:

"Abi…"

Nefes almak için durdu.

"Az önce gerçekten uçuyordum."

Sonra kahkaha attı.

"İnsan bunu yaşayınca yere dönmek istemiyor. Bir an gerçekten kuş olduğumu sandım!"

Fetih önce donup kaldı. Korkudan çarpan kalbini sakinleştirmeye çalışarak derin bir nefes aldı.

"Sen var ya…" dedi hem öfkeli hem de rahatlamış bir sesle. "Az daha bana kalp krizi geçirtecektin!"

Korkusu yerini büyük bir rahatlamaya bırakırken üstü başı toz içinde kalmış kardeşinin bu deli dolu haline bakıp hem kızdı hem de buruk bir gururla güldü. Kardeşini tozun toprağın içinden çekip çıkarırken sımsıkı sarıldı, yavaşça mırıldandı:

"Ödümü kopardın lan deli… Ama uçtun işte, harbiden uçtun."

Doruk hâlâ gülüyordu: "İnişi biraz sert yaptık ama… değdi be abi!"

Tam o sırada yanlarına ulaşan Asım Hoca, telsizini cebine koyarken ciddi ama gururlu bir ifadeyle ikisine baktı. Sesi her zamankinden daha babacandı. Doruk’un kaskına hafifçe vurup gülümsedi:

"Buna geç frenin cezası denir evlat. Telsiz sustu diye gözün de susmayacak. İnişi sadece kulaklarınla değil, gözlerinle de okuyacaksın."

Doruk başını öne eğdi:

"Hocam… Bir an ne yapacağımı şaşırdım."

"Olur. İlk uçuşta olur," dedi Asım Hoca. "Ama unutma; erken fren de en az geç fren kadar hatadır. Erken çekersen kanadın enerjisini daha yere varmadan tüketirsin. Geç çekersen de o enerji seni toprağa çarpar."

Bir an Kapadokya’nın üzerinde süzülen balonlara baktı:

"Zamanlama her şeydir Doruk. Korkuya teslim olup erken davranırsan hedefe ulaşamazsın. Korkunu yok sayıp geç kalırsan da hayat seni böyle sert karşılar."

Yeniden gülümsedi ve elini uzattı:

"Hadi bakalım, kanadı toplayalım. Tepeye çıkıp aynı hatayı yapmadan bir kez daha deneyeceğiz."

Doruk, ağzındaki toz tadına rağmen gözlerini yeniden gökyüzüne kaldırdı. Yere sert düşmüştü ama içindeki bir şey artık yere ait değildi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir