Çizgilerin Hikayesi

Güneşin kavurduğu o uçsuz bucaksız sarı örtü, ufuk çizgisiyle birleştiği yerde artık beni korkutmuyor. Bir zamanlar ruhumu daraltan o ıssızlık, şimdilerde içimdeki gürültülü fırtınaları dindiren sakin bir limana dönüştü. Şehrin karmaşasından, bitmek bilmeyen beklentilerden ve o eski, yorgun benliğimden uzaklaştıkça; bu boşluğun aslında ne kadar dolu olduğunu fark ediyorum.

Adımlarım kumun üzerinde her zamankinden daha canlı, hissettiklerim ise daha sıcak. Sesler silindikçe her şey daha berrak bir hal alıyor. Hafifçe eğilip avucuma aldığım ipeksi tanelerin parmaklarımın arasından süzülüşünü izlerken, zamanın da tıpkı bu kumlar gibi akıp gittiğini hissediyorum. Kalbim artık bağırmıyor, susarak konuşmayı öğreniyor.

Dün, gökyüzüyle yerin sınırlarını birbirine katan kızıl bir kum fırtınası sardı çevremi. O devasa toz bulutu benim için bir tehdit değil, bir fısıltı gibiydi; sanki çöl ilk kez adımı anıyordu. O an anladım ki; kuzey, güney, geçmiş ya da gelecek artık anlamını yitirmişti. Tüm beklentilerim rüzgara karışıp gitmişti.

Gün doğumu kızıl bir vaat gibi yükselirken, parmaklarımda kumun kadife dokusunu hissettim. Gerçekliğin bu kadar derin olabileceğini nasıl da unutmuşum. Bu sessizlikte büyüyen ses, aslında içimde açılan sonsuz bir nefesti. Çöl beni başka biri yapmamıştı; aksine, bunca gürültünün arasında kaybettiğim beni, bana geri verdi.

Artık sadece dinliyorum; çünkü bu sessizliğin anlatacak çok şeyi var.

Dönüş yolunda bir şey fark ettim. Bu vadinin girişinde, büyük bir mağaranın önünden geçen kanal… eskiden su akıyormuş. Ama şimdi kuru. Ve o zamanlar insanlar bir kural koymuşlar.

"Mağarasının önünden su akmayana kız vermiyorlarmış!"

Su akıyorsa bereket var, demişler. Sabahları aynı sesi duysun diye herkes… Çocuk ağladığında susturacak bir akış olsun. Yaşlı oturduğunda bakacak bir su olsun.

En güzeli de şuydu: Su kapıdan geçiyordu ama eve ait olmuyordu. Kimse suyu benim diye ayırmıyordu. Herkes eşit duysun diye. Herkes aynı şarkıyı işitsin diye.

Su geçen yerler sadece yerleşim değil, topluluk olur. Ama su çekilince…

Bir gün mağaranın önü kurudu…  Artık orada süreklilik yoktu. Gelecek riskliydi. Kimse böyle bir yerde durmak istemedi.

Ve şimdi ben… o şarkıyı taşıyorum. Evet. Mağaranın önünden su akmıyor artık. Ama ben akıyorum. Hikâyeyi taşıyorum. Ve eve dönüyorum:

"Güneş henüz ufuk çizgisini yarmamıştı, ancak Tassili’nin devasa kumtaşı heykellerinin ardındaki gökyüzü, koyu lacivertten soluk pembeye geçişin ilk işaretlerini veriyordu.

Idir, ailesiyle paylaştığı geniş kaya sığınağının serin, toprak kokulu karanlığında gözlerini açtı. Altındaki keçi derisinin yumuşaklığına rağmen, şafak vaktinin kemirici serinliği kemiklerine işliyordu. Mağara girişindeki kor halindeki közler, geceyi uzak tutan ateşin son külleri gibi turuncu bir parıltı yayıyordu.

Sessizce doğruldu. Babası, annesi ve küçük kardeşinin düzenli nefes alışverişleri, mağaranın akustiğinde yankılanıyordu. Tavan, yüzlerce yıllık konuksever ateşlerin isiyle simsiyahtı. Ancak duvarlar… duvarlar yaşıyordu.

Idir, korlardan küçük bir dal parçası alıp mağaranın derinliklerine birkaç adım attı. Titrek alevin ışığında, babasının geçen ay çizdiği devasa, kavisli boynuzlu sığır sürüsü hareket ediyor gibiydi. Yanı başlarında, ellerini göğe kaldırmış, coşkuyla dans eden kadın silüetleri. Ve en köşede, yere yakın bir yerde, Idir’in kendi eseri duruyordu: dün büyük bir özenle çizdiği, babasının av köpeklerinden biri. Kırmızı aşı boyasını hayvan yağıyla karıştırıp parmaklarıyla şekillendirmişti. Köpeğin kuyruğunun neşeli kıvrımına bakarak gülümsedi. Bugün daha iyisini yapacağım, diye geçirdi içinden.

Bir süre sonra dışarıdan, kayaların arasından süzülen tanıdık seslerle irkildi.

"Idir! Uyanık mısın?" Tana’nın sesiydi.

"Hadi! Güneş ‘Büyük Yarık’ı aydınlatmadan önce gitmeliyiz!" diye ekledi Yuba.

Idir heyecanla fırladı. Köşedeki küçük deri torbasını kaptı. İçindekiler onun en değerli hazineleriydi: kırmızı ve sarı aşı boyası taşları, birkaç kömür parçası ve boyayı karıştırmak için kullandığı oyuk, düz bir taş.

Mağaradan bir gölge gibi süzüldü. Dışarıdaki hava çiy ve toprak kokuyordu; gece yağan nem ve akasya ağaçlarının aroması birbirine karışmıştı. Aşağıdaki uzun otların yükseldiği vadiden, ailenin sığır sürüsünün yumuşak böğürtüleri yükseliyordu.

Tana ve Yuba, kendi boya torbalarıyla, dev bir mantarı andıran kayanın dibinde onu bekliyordu.
"Geç kaldın," dedi Yuba, şakacı bir sitemle. "Neredeyse babanla sürüyü otlatmaya gidecektin."

Idir omuz silkti. "Dünkü çizimime baktım. Kuruyunca daha da güzelleşmiş."

"Bize de göster," diye ısrar etti Tana, meraklı gözlerle.

Idir bir an tereddüt etti, sonra başını onaylarcasına salladı. "Çabuk olun. Babam uyanmadan."

Üç çocuk, parmak uçlarında yeniden mağaranın girişine süzüldüler. Idir, gururla köşedeki küçük köpek figürünü işaret etti. Şafağın soluk ışığında bile kırmızı silüet canlı ve netti.

Tana, parmağını çizimin konturları boyunca, dokunmadan gezdirdi. "Kulaklarını çok iyi yapmışsın. Tıpkı ‘Hızlı Ayak’ gibi dimdik."

Yuba da onaylar gibi başını salladı. "Evet. Ama şimdi gitmeliyiz. Bugün ‘Yüksek Teras’a tırmanacağız."

Mağaradan uzaklaşıp, kayaların arasındaki dik ve dolambaçlı patikadan yukarı tırmandılar. Güneş yükseldikçe, dünya ateş renklerine büründü: kızıl, turuncu, altın sarısı. Tassili’nin fantastik oluşumları, başka bir gezegenden fırlamış dev heykeller gibiydi.

Yaklaşık yarım saatlik bir tırmanışın ardından, vadilere hâkim geniş, düz bir kaya sahanlığına ulaştılar. Rüzgârdan korunaklıydı ve pürüzsüz, devasa bir kaya yüzeyi, bakir bir tuval gibi önlerinde uzanıyordu.
Çantalarını yere bıraktılar. Idir, getirdikleri küçük su kabağından bir miktar suyu, oyuk taşın içindeki kırmızı aşı boyası tozunun üzerine döktü. Yuba da sarı boyayı hazırlıyordu.

"Bugün ne çizeceğiz?" diye sordu Tana, bir hayvan kılından yapılma ilkel fırçasını incelerken. "Dev bir zürafa sürüsü mü? Yoksa geçen dolunaydaki büyük avın sahnesi mi?"

Idir, uçsuz bucaksız savananın yeşiline ve nehir yatağında su içen antilop sürüsüne baktı. Sonra arkadaşlarına döndü.

"Hayır," dedi, sesi kararlı ve sakin. "Bugün kendimizi çizeceğiz. Biz. Tassili’nin çocuklarını."

Fikir, diğerlerinin gözlerinde hemen bir kıvılcım ateşledi.

Güneş tepeye tırmanıp kayaları ısıtmaya başladığında, üç arkadaş kendilerini işe koydu. Önce Idir, elinde mızrağıyla koşan bir avcı olarak kendini çizdi. Yanına, saçları rüzgârda uçuşan, elinde meyve dolu bir sepet taşıyan Tana’yı eklediler. Son olarak, sürünün önündeki bir sığıra uzun sopasıyla yön veren Yuba’yı çizdiler.

Figürler gerçekçi değildi; ince uzun gövdeleri ve dinamik bacaklarıyla stilize edilmişlerdi. Ama içlerindeki neşeyi, saf enerjiyi ve aralarındaki bağı yansıtıyorlardı.

Öğle sıcağı bastırdığında, üçü de elleri ve kolları kırmızı ve sarıya bulaşmış halde, eserlerini görmek için geri çekildiler. Kaya yüzeyindeki üç küçük kırmızı figür, binlerce yıl sonra bile orada duracaklarının, bu topraklarda bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığının sessiz bir kanıtı gibiydi.

"Güzel oldu," dedi Yuba, sadece.

Idir gülümsedi. "Evet. Biz oldu."

Yüksek Teras"tan aşağı, vadinin kalbine doğru inerlerken, güneş artık yakıcı bir ağırlıkla tepelerine çökmüştü. Yukarıdan bakıldığında, vadiyi ikiye bölen nehir, dev bir yılanın sırtındaki pullar gibi ışıldıyordu.

Yamaçtan koşarak indiklerinde, Idir’in mağarasının önündeki düzlüğe geldiler. Burası topluluğun kalbiydi. Mağaranın hemen eşiğinden geçen nehrin bir kolu, kayaların arasından süzülerek küçük, berrak bir gölet oluşturuyordu.

"Bakın," dedi Idir, ellerindeki boya lekelerini suda ovalarken. "Su ellerimizdeki renkleri alıp götürüyor. Ama kayadaki renkler kalıyor."

Yuba, suyun serinliğini yüzüne çarptı. "Su da bir resim aslında, Idir. Her an değişiyor, ama hep orada. Babam der ki: ‘Su akar, izi kalır; insan gider, çizdiği resimler kalır.’ Bugün kayaya bıraktığımız izler, ruhumuzun kaybolmayacak yankısıdır."

Tana, nehir kenarında oturup suyun akışını izleyen yaşlılara baktı. Suyun sesi, ağlayan bir bebeği susturmaya yetecek kadar huzur vericiydi. Nehir sadece susuzluğu gidermiyordu; onlara kimlik veriyordu. "Biz suyun çocuklarıyız," diye mırıldandı Tana. "Eğer bu su durursa, bizim hikâyemiz de durur."

O akşamüstü, Idir mağarasının girişine oturdu. Önünden çağıldayarak geçen suyun sesini dinledi. Bu ses, sabah arkadaşlarının seslenişiyle aynı frekanstaydı: güven verici, tanıdık, kadim.

İçeri, duvarlara baktı. Atalarının çizdiği dev hayvanlar, dans eden insanlar ve kendi küçük köpek figürü… Hepsi, bu suyun etrafında dönen büyük yaşamın parçalarıydı. O an anladı: Nehir, eşiklerinden aktığı sürece, çizdiği her çizgi, attığı her kahkaha, sonsuzluğa atılmış bir çentik olacaktı.

Mağaranın girişindeki düz kayada, her zamanki yerinde dedesi Amastan oturuyordu. Yüzü, Tassili’nin rüzgârla aşınmış kayaları gibi derin çizgilerle doluydu. Gözleri, yaşın getirdiği bir dinginlikle, ayaklarının dibinden çağıldayarak akan suya kilitlenmişti.

Idir sessizce yanına ilişti. Suyun serin nefesi, günün yorgunluğunu alıp götürüyordu. Uzun bir süre, suyun kayalara çarparken çıkardığı ritmik şarkıyı dinlediler, kırmızı balıkları seyrettiler..

Sonra Amastan başını yavaşça çevirdi. Gözleri, batan güneşin son ışıklarıyla parlıyordu.

"Ellerin," dedi, sesi kuru yaprakların hışırtısı gibi. "Tıpkı babanın ilk avından döndüğü günkü gibi kınalı. Bugün kayalara avladığın hayvanları mı kazıdın?"

Idir gülümsedi. "Kendimizi çizdik, dede. Ben, Tana ve Yuba. Hep orada kalalım diye."

Amastan başını salladı, sonra tekrar suya döndü. Elini uzatıp akan suyun soğuk diline dokundu.

"Biliyor musun Idir," diye başladı, sesi derinleşerek. "Biz senin yaşındayken, büyüklerimiz şöyle derdi: ‘Mağarasının önünden su akmayana kız verilmez.’"

Idir şaşkınlıkla baktı. "Neden dede? Susuzluktan mı?"

Amastan hafifçe güldü. "Sadece susuzluk değil, evlat. Bu su, hayattır. Garantidir. Eğer mağaranın önünden su akmıyorsa, orada ‘yarın’ diye bir şey yoktur. Sabah uyanacağının garantisi yoktur. Kim, kızını geleceği olmayan bir yere gönderir ki?"

Avucuna biraz su alıp havaya kaldırdı, damlaların ışıltılı düşüşünü izledi. "Ama bak… Bizim eşiğimizden bereket akıyor. Bu ses, gece bir bebek ağladığında onu susturur. Benim gibi ihtiyarlar düşünürken, düşüncelerimize yoldaşlık eder. Bu su aktığı sürece, biz sadece bir aile değiliz. Bir topluluğuz."

Sonra suyu işaret etti: "En güzeli de şu: Bu su benim değil. Babanın da değil. Senin de değil. Eşiğimizden geçip gidiyor. Tana’nın ailesine, aşağıdakilere, daha da ötesine ulaşıyor. Kimse onu sahiplenmez, kirletmez. Bizi güçlü kılan da bu paylaşımdır."

Idir, dedesinin sözlerinin ağırlığı altında büyülenmişti. Suyun sadece bir kaynak değil, varoluşlarının temeli olduğunu ilk kez bu kadar net görüyordu.

İçini ani, çocuksu bir kaygı kapladı. Bu güvenceyi kaybetme korkusuyla dedesinin dizine dokundu.
"Dede," diye sordu, sesi küçücük. "Bu su… Hep böyle akacak mı? Ben senin yaşına geldiğimde de? Benim çocuklarım olduğunda da bu ses burada olacak mı?"

Amastan torununun endişeli yüzüne baktı. Gözlerinde, o çağın insanının doğaya duyduğu sarsılmaz inanç vardı. Güldü ve elini Idir’in boyalı omzuna, sıcak ve ağır bir şekilde koydu.

"Korkma, Idir," dedi, sesi kayadan kesilmiş gibi sağlam. "Atalarımız der ki, dünya var oldu olalı bu su buradan akar. Bu kayalar nasıl yerinde duruyorsa, bu su da öyle duracak. Güneş her sabah doğduğu sürece, bu nehir bize hayat taşımaya devam edecek. O sonsuzdur, evlat. Senden de, senden sonrakilerden de çok yaşayacak."

Idir, dedesinin bu kesin sözleriyle rahatladı. Başını onun omzuna yasladı ve ikisi birlikte, binlerce yıl sonra kuruyacağından habersiz oldukları o ‘sonsuz’ nehrin ninnisini dinleyerek, akşamın koynuna girdiler."

Hikaye bitti. Hiçbir şey sonsuza kadar var olmaz. Nehirler kurur, kayalar ufalanır, çöller bile bir gün kaybolabilir. Sahra’nın kumları, yağmurla birleşip yeniden toprağa dönüşebilir. Sonsuzluk dediğimiz şey, varlığın kendisi değil; dönüşümün sürekliliğidir. Su akarken herkes eşitti. Su durduğunda yalnızlık başladı. Ama ben anladım ki, o şarkıyı biri taşıdığı sürece yalnızlık bile kalıcı değildir.

Çizgilerin Hikayesi – İsmail Çakır

Bir yorum

  1. Çölün bu uçsuz bucaksız yalnızlığı beni korkutmuyor artık. Aksine, içimdeki gürültüyü sakinleştiren bir liman gibi. Buradaki sessizlik bir eksiklik değil; her şeyin, her rengin ve her hissin daha berrak duyulmasını sağlayan muazzam bir doluluk. Çölde en çok özgürlüğü soludum; sınırların silindiği, yönlerin anlamını yitirdiği, beklentilerin rüzgâra karıştığı o sonsuz boşluğu… Burada zaman, ipeksi kum tanelerinin arasından sızan bir nehir gibi, yavaş ve vakarla akıyor. Bugün ilk kez bir kum fırtınasıyla kucaklaştım. Gökyüzüyle yerin birbirine karıştığı o hafif toz bulutu, sanki çölün bana fısıldama şekliydi. Gün doğumlarının kızıla çalan vaadi ve kumun parmak uçlarımdaki o kadifemsi dokusu… Her şey o kadar gerçek, o kadar derin ki. Burası sadece bir coğrafya değil, bambaşka bir varoluş biçimi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir