Ey ismini Arş’ın sütunlarında, tövbemden önce tanıdığım,
Henüz balçığım yoğurulurken, nuruna hayran kaldığım…
Cennet kapılarında müjdelenen o mukaddes hece,
Seni gördü ya gözlerim, bayramdır bana bu gece.
“Salih evlat hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!”
Zamanı ve mekanı, varlığınla nurunla süsledin.
Ben beşerin babasıyım ama sen ruhun aslısın,
Sen, nebiler ağacının en meyveli dalısın.
Ben bir hata işledim, isminle doğruldum yerden,
Senin hürmetine geçtim o karanlık kederden.
Binlerce yıl bekledim bu mübarek anı,
Selam sana ey mahlukatın en şerefli canı!
Sen ki hatem-ül enbiya, sen ki alemlere rahmetsin,
Gelişinle şu mahzun babanı mesut ettin.
Gözümün nuru oğlum, ümmetin sığınağı,
Sendedir hakikatin en sönmez feneri, en sağlam bağı.
Henüz toprak sızarken ruhumun kıvrımına,
Baktım ki bir isim kazınmış zamanın alnına.
Gözlerim kamaştı, bu hangi güneşin ziyası?
Bu hangi nefes ki, kainatın asıl rüyası?

Lâ ilâhe illallah… Bir tevhid yankısı derinden,
Ve yanında bir isim ki, oynatır dağı yerinden.
Sordum: “Ya Rabbi, kimdir bu benden sonraki?
Nuruna aşık olduğum, bu rütbe-i baki?”
Cevap geldi ötelerden, bir rahmet muştusuyla:
“O senin evladın, ama asıl nurun aslıyla!
O olmasaydı eğer, kurulmazdı bu devran,
O, yaratılış kitabında en mukaddes ünvan.
Diz çöktüm o ismin önünde, henüz can bulmuşken,
Gelecek tüm asırlar o nurla dolmuşken.
Ey Salih evlat! Sen henüz gelmeden adın geldi,
Senin şerefinle bu aciz kul, kendini bildi.
Sağa bakıp güldüm, sola bakıp ağladım,
Bütün zürriyetimi şefaatine bağladım.
Mübarek olsun Miracın, ey en yüce muştu,
Seninle insanlık, asıl rütbesine kavuştu.
Uğurlar olsun Efendim, Sidre Seni bekler,
Yoluna kanat germiş, saf saf olmuş melekler.
Yol ver ey yedi kat gök, her boyutun açılsın,
Sonsuzluğun sırları, yollarına saçılsın.
İsmail Çakır








