Bölüm 6: Tapınakta Kader
Chironis’in Luminos Tapınağı, kristal dağların eteğinde bir ışık kubbesi gibi yükseliyordu. Rigil Kentaurus ve Toliman’ın ışıkları, tapınağın cam duvarlarında kırılıp mor ve mavi gölgeler saçıyordu. İçeride, kristal salonun ortasında iki dev yapı duruyordu: Atomlarına Ayırma Makinesi, vızıldayan bir füzyon ocağı gibi parlıyor; Piyango Makinesi ise kristal bir küre olarak sessizce bekliyordu. Salonun bir ucunda, bekar erkek Kentaura’lar toplanmıştı; diğer ucunda, dişiler ellerinde helva tabakları ve anahtarlarla hazırdı. Telepatik ağ titremişti: "Luminos’a gel." Çağrı, herkesi buraya çekmişti.
Torin, Kael, Ryn ve Zorak, erkeklerin arasında duruyordu. Torin’in sinir ağı maviydi, ama titriyordu; Kael’in ışıkları mor bir heyecanla parlıyordu; Ryn kırmızı bir huzursuzluk içindeydi; Zorak ise sakin, maviye sabitlenmişti. Karşılarında, Lyra, Morena ve Sylva öne çıktı. Dişiler, %1’lik nadir varlıklar, erkeklerin %99’luk kalabalığının kaderini ellerinde tutuyordu.
Lyra, Torin’in önüne yürüdü. Exoskeleton’u zarif bir ışıkla parlıyordu. Elinde bir anahtar tuttu, sonra birkaç başka erkeğe daha anahtar uzattı. Torin’e baktı, telepatik sesi zihninde yumuşak bir dalga gibi yayıldı. "Seni seçtim, Torin. Anahtarı al."
Torin’in ışıkları mora kaydı. "Bana mı? Ne olacak şimdi?"
Lyra sakin kaldı. "Piyango Makinesi’ne gireceksin. Şansın yaver giderse, eşim olursun." Torin anahtarı aldı, sinir ağı titriyordu.
Morena, Kael’in önüne geldi. Işıkları mor bir enerjiyle dans ediyordu. Elinde bir anahtar uzattı, sonra başka erkeklere de anahtarlar verdi. Kael’e gülümsedi. "Seni seçtim, Kael. Al bunu."
Kael’in ışıkları kırmızıya çırpındı. "Seçtin mi? Peki ya sonra?"
Morena omuzlarını silkti. "Piyangoya gireceksin. Büyük ikramiye çıkarsa benimle olursun, çıkmazsa… bakarız." Kael anahtarı aldı, ama içi huzursuzdu.
Sylva ise farklıydı. Işıkları soğuk bir maviye sabitlenmişti; kötü bir gülümseme exoskeleton’unda parlıyordu. Elinde zehirli helva tabakları vardı. Önüne gelen erkeklere sundu; bazıları reddetti, ama Ryn’in önüne durdu. "Al, Ryn. Bu senin için. Tadına bak."
Ryn’in ışıkları kırmızıya çarptı. "Bu ne?"
Sylva’nın sesi alaycıydı. "Biraz zevk, hepsi bu. Almazsan, zaten kaybedersin."
Lyra, Ryn’in önüne yürüdü. "Dikkat et, o helva zehirli. İlk başta tatlı gelir, ama sonra mideni yakar, seni atomlarını ayırma makinesine götürür. Bende odamın anahtarı var; eğer bunu alırsan, sana piyango makinesine giden yolu açacak, kazanırsan eşim olacaksın."
Ryn tereddüt etti, ama helvayı aldı. İlk lokmada sinir ağı mora döndü; tatlı bir uyuşukluk hissetti. Ama sonra zehir devreye girdi. Işıkları kırmızıya çırpındı, çığlık atarak Atomlarına Ayırma Makinesi’ne koştu. Makine vızıldadı, Ryn’in bedeni füzyon ateşinde kayboldu.
Sylva durmadı. Zorak’ın önüne geldi, bu kez bir anahtar uzattı. "Seni seçtim, Zorak. Al, şansını dene."
Zorak sakin kaldı, ama ışıkları titredi. "Seçmek mi? Neden helva değil?"
Sylva güldü. "Helva zayıflar için. Sen farklısın. Piyangoya gir." Zorak anahtarı aldı, ama sinir ağı huzursuzdu.
Piyango Makinesi’ne sıra geldi. Torin küreye yaklaştı, anahtarı tarattı. Küre döndü, ışıklar çaktı. Ekranda: "Büyük İkramiye." Torin’in ışıkları maviye sabitlendi. Lyra’ya döndü. "Eşin miyim şimdi?"
Lyra gülümsedi. "Evet, Torin. Benimle geleceksin."
Kael sırasını aldı. Anahtarı tarattı, küre vızıldadı. Ekranda: "Küçük İkramiye." Işıkları kırmızıya çırpındı. "Bu ne demek?"
Morena başını eğdi. "Yedek hapishanesine gidiyorsun. Bir yıl beklersin. Çağırmazsam…" Kael’in ışıkları soldu; iki yaşlı dişi Kentaura onu alıp götürdü.
Zorak son olarak küreye yaklaştı. Anahtarı tarattı, ama küre sessizce durdu. Ekranda: "Kurbanlık." Işıkları maviden kırmızıya çöktü. "Ne? Bu mu?" Sylva omuzlarını silkti, bir şey demedi. Zorak, Atomlarına Ayırma Makinesi’ne sürüklendi; füzyon ateşi onu yuttu.
Salon sessizleşti. Torin, Lyra’nın yanına yürüdü; büyük ikramiye kazanmıştı. Kael hapishaneye götürülmüştü; bir yıl dolmadan kaçmayı hayal ediyordu. Ryn, helvanın zehriyle ölmüştü. Zorak, piyangodan geçememiş, makineye kurban gitmişti. Piyango makinesine girme hakkını kazanamayanların üzerine kapılar kapandı. Atomlarına ayırma makinesi hepsini içine çekti. Dişiler, %1’lik güçleriyle, erkeklerin %99’luk kalabalığının kaderini çizmişti. Tapınak, Chironis’in dengesini bir kez daha korumuştu.
Bölüm 7: Odalar ve Hücreler
Luminos Tapınağı’nın kristal salonu, sessiz bir kaosa tanık olmuştu. Torin, Lyra’nın yanında başka bir salonda duruyordu; sinir ağı mavi bir huzurla parlıyordu, ama merakla titriyordu. Büyük ikramiye kazanmıştı; Lyra’nın eşiydi artık. Tapınağın ışıkları, onların exoskeleton’larında yansırken, Morena ve Sylva büyük ikramiye çıkan eşlerinin elini tutup gitmişti. Lyra elini uzattı. "Hadi, Torin. Odama gidelim."
Torin başını salladı, mekanik bacakları kristal zeminde bir adım attı. "Oda mı? Nasıldır ki?" Lyra gülümsedi, ama ışıkları sakin bir maviye sabitlendi. Birlikte tapınaktan ayrıldılar, kristal kulelere doğru yürüdüler. Kırların özgürlüğü geride kalmıştı; Torin, şimdi %1’lik dişilerin dünyasına adım atıyordu.
Kuleye vardıklarında, Lyra bir kristal kapının önüne durdu. Elindeki anahtarı Torin’e uzattı. "Bak, böyle açılır," dedi, telepatik sesi zihninde yumuşak bir dalga gibi yayıldı. Anahtarı kapının yanındaki bir yuvaya yerleştirdi; kapı, hafif bir vızıltıyla açıldı. "Sen de dene."
Torin anahtarı aldı, yuvaya soktu. Kapı tekrar açıldı; ışıkları mora kaydı. "Kolaymış. İçeri girelim mi?" Lyra başını salladı, ikisi içeri adım attı. Oda, kristal duvarlarla çevrili bir saraydı; yıldız haritaları tavanda parlıyor, biyolüminesans bitkiler köşelerde ışıldıyordu. Torin etrafına bakarken sinir ağı titriyordu. "Burası… inanılmaz. Neden kulelerde yaşıyorsunuz?"
Lyra, bir kristal koltuğa oturdu. "Biz %1’iz, Torin. Chironis’in aklıyız. Erkekler %99, kırların çocukları. Burası bizim yerimiz."
Torin odada dolaştı, bir yıldız tabletine dokundu. "Peki ya şimdi? Eşin oldum, ne olacak?"
Lyra’nın ışıkları maviden mora geçti. "Bebeklerimiz olacak, Torin. Ama bu bir şans oyunu. Sana anlatayım." Torin yanına oturdu, merakla dinlemeye başladı. Lyra derin bir nefes aldı. "100 bebekten 99’u erkek olacak. 1’i dişi. Ama bir yılda sadece 1 bebek doğar. Eğer şansımız varsa, ilk bebek kız olur. Şansımız yoksa, 100 yıl boyunca kız bebek için çabalarız. Ömür boyunca hiç kız bebeğimiz olmayabilir; tamamen şans."
Torin’in ışıkları kırmızıya çırpındı. "100 yıl mı? Kaç yıl yaşıyoruz ki?"
Lyra sakin kaldı. "500-600 sene yaşıyoruz. Yani 500 kadar bebeğimiz olacak. İçlerinden sadece 5 tanesi kız olacak, eğer şanslıysak. Sen bebeklere bakacaksın."
Torin şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Bebeklere mi bakacağım? Hepsi bu mu?"
Lyra’nın sesi sertleşti. "Hayır, Torin. Daha fazlası var. Eğer 5 kız bebeğe erken ulaşırsak, görevini tamamlamış olursun. Atomlarına ayrılırsın. Ya da benimle anlaşamazsak, yedekteki erkeklerden birini seçerim. O zaman da atomlarına ayrılırsın."
Torin durdu, ışıkları kırmızıdan mora çöktü. "Yani… ne kadar yaşayacağım sana mı bağlı?"
Lyra başını eğdi. "Chironis’in dengesine bağlı, Torin. Ben seçerim, ama şans karar verir. Hazır ol." Torin odanın penceresine yürüdü, kırlara baktı. Özgürlüğü geride kalmıştı; şimdi bir odada, bir şansa teslimdi.
Bu sırada, tapınağın altındaki yedek hapishanesinde, Kael karanlık bir hücreye kapatılmıştı. Küçük ikramiye çıkmıştı; bir yıl bekleyecekti. Hücre, kristal bir kafesti; ama ışıkları yansıtmıyor, sadece soğuk bir gölge yayıyordu. Kael, mekanik bacaklarını yere vurdu, sinir ağı kırmızı bir öfkeyle parlıyordu. Eski günler gözlerinin önüne geldi: Torin’le yarışlar, Ryn’in hırsı, Zorak’ın sakinliği. Biyolüminesans ağaçların altında kahkahalar… Hepsi tapınakta bitmişti.
"Neden ben?" diye mırıldandı, telepatik sesi hücrede yankılanmadı. Ryn helvayla ölmüştü; Zorak makineye gitmişti; Torin, Lyra’yla ayrılmıştı. Kael yalnızdı. "Kaçmalıyım," diye düşündü. Hapishanenin kristal duvarlarına baktı; bir çatlak, bir zayıflık aradı. Ama sonra durdu. "Ya çağrılırsam? Yedek olarak seçilirsem?"
Işıkları maviye döndü, kararını verdi. "Son güne kadar bekleyeceğim. Bir yıl dolmadan şansım dönerse… Ama dönmezse, kaçarım." Eski günlerini düşündü; Torin’le suyun içinde yuvarlandığı anlar gözünde canlandı. Hapishane soğuktu, ama Kael’in içinde bir ateş yanıyordu. Bekleyecekti; ama özgürlüğünden vazgeçmeyecekti.
Bölüm 8: Doğum ve Kaçış
Chironis’in kristal kulesi, Lyra ve Torin’in yeni eviydi. Rigil Kentaurus’un altın ışıkları, odanın cam duvarlarından süzülüyor, yıldız haritalı tavanda dans ediyordu. Lyra, kristal bir yatağın yanında duruyordu; exoskeleton’u mavi bir huzurla parlıyordu. Torin, odanın penceresinde, kırların uzak siluetini izliyordu. Bir yıl geçmişti; Lyra’nın ilk bebeği doğmuştu. Bebek, küçük bir kristal beşiğin içindeydi: elleri vardı, ama ayakları yoktu. Kentaura bebekleri böyle doğardı; büyüsalar bile ayakları çıkmazdı. Eğer dış iskeletleri olmasa, ömür boyu elleri üzerinde çaresizce sürüneceklerdi.
Lyra, bebeğe baktı. "Erkek," dedi, telepatik sesi zihninde yumuşak ama buruk bir dalga gibi yayıldı. "İlk şansımız bu kadardı."
Torin pencereden döndü, ışıkları mora kaydı. "Erkek mi? Yani kız değil?"
Lyra başını salladı, bebeğin minik ellerine dokundu. "100 bebekten 99’u erkek olur, demiştim. Bir yılda bir bebek doğar. Şansımız yoksa, 100 yıl kız bekleriz. Bu ilkti."
Torin yatağa yaklaştı, bebeğin şeffaf sinir ağına baktı; henüz ışık yoktu. "Ayakları yok… Bu erkek bebeği ne yapacağız?"
Lyra bir kristal dolabı açtı, içinden küçük bir exoskeleton çıkardı. "Besleyip büyüteceğiz, Torin. Yürüme yaşına gelince bu dört bacaklı dış iskeleti takacağız. O zaman koşabilecek. Sonra kırlara salacağız."
Torin’in ışıkları kırmızıya çırpındı. "Kırlara mı? Neden?"
Lyra’nın sesi sertleşti. "Burada yaşamasına müsaade edilmez. Sadece kız doğarsa bizimle yaşayacak. Erkekler kırların çocuklarıdır; %99’u oraya aittir. Biz %1’iz, kuleler bizim."
Torin bebeğe bakarken ışıkları titredi. "Peki ya büyüyünce? 500 yıl yaşayacağız, değil mi? 500 bebek… Sadece 5’i kız olacak?"
Lyra başını salladı. "Evet, Torin. Ve eğer 5 kıza erken ulaşırsak, senin görevin biter. Atomlarına ayrılırsın. Ya da benimle anlaşamazsak, yedekteki erkeklerden birini seçerim. O zaman da atomlarına ayrılırsın."
Torin sustu, pencereye döndü, kırlara baktı. "Yani bu bebeği büyüteceğiz, sonra salacağız… Ve ben bir şansa mı bağlıyım?"
Lyra’nın ışıkları maviye sabitlendi. "Chironis’in dengesine bağlısın, Torin. Hazır ol." Torin bebeğe bir kez daha baktı. Özgürlüğü geride kalmıştı; şimdi bir odada, bir bebeğin babasıydı. Ama bu bebek, kulede kalamayacaktı.
Bu sırada, tapınağın altındaki yedek hapishanesinde, Kael karanlık hücresinde bir planı hayata geçirmişti. Bir yıl dolmak üzereydi; çağrılmamıştı. Sinir ağı kırmızı bir öfkeyle parlıyordu. Eski günler gözündeydi: Torin’le yarışlar, Ryn’in çığlığı, Zorak’ın sessiz vedası. "Artık yeter," diye mırıldandı, telepatik sesi hücrede yankılanmadı. Kristal duvarın bir çatlak noktasını bulmuştu; mekanik bacağıyla vurdu. Duvar çatladı, bir delik açıldı. Kael dışarı fırladı.
Kırlara adım attığında, kanatlı dronlar peşine takıldı. Vızıltıları kulaklarında yankılanıyordu. Kael dört nala koştu, exoskeleton’u kristal zeminde izler bırakıyordu. Dronlar yaklaştı; biri lazerle vurdu, Kael’in sol bacağı hasar aldı. Işıkları kırmızıya çırpındı, ama durmadı. Uzakta bir mağara gördü; son bir sıçrayışla içeri daldı. Dronlar mağaranın girişinde durdu, içeri giremedi. Kael kurtulmuştu.
Mağarada nefes nefese yere çöktü, ışıkları solgun bir maviye döndü. "Özgürüm… Şimdilik." Ayağa kalktı, kırlara baktı. Erkekler, %99’luk kalabalık, hâlâ koşuyordu. Kael bir plan yaptı: onları organize edecekti. Yavaşça mağaradan çıktı, yakınlardaki bir gruba yaklaştı. Üç erkek Kentaura, biyolüminesans çalıların yanında duruyordu.
Kael öne çıktı. "Beni dinleyin! Tapınaktan kaçtım!"
Bir erkek, ışıkları mora kayarak sordu. "Tapınak mı? Oradan nasıl kaçtın?"
Kael’in sesi sertleşti. "Yedek hapishanesindeydim. Küçük ikramiye çıktığında oraya gönderiyorlar. Bir yıl bekliyorsun; çağrılmazsan, atomlarına ayrılıyorsun. Büyük ikramiye çıkarsa eş oluyorsun, ama %98’i makineye kurban gidiyor!"
İkinci erkek, ışıkları kırmızıya çırpındı. "Kurban mı? Neden?"
Kael derin bir nefes aldı. "Chironis’in dengesi için. Dişiler %1, biz %99’uz. Çokuz diye bizi harcıyorlar. Helva veriyorlar; zehirli, yiyen makineye koşuyor. Çağrıyı dinlemeyin!"
Üçüncü erkek sakin kaldı. "Ama çağrı gelirse ne yapacağız?"
Kael’in ışıkları maviye sabitlendi. "Beni takip edin. Birlikte direniriz. Bazılarınız dinleyecek, bazılarınız tapınağa gidecek. Ama bilmeden gitmeyin." Grup birbirine baktı. Birinci erkek başını salladı, dinleyecekti. İkincisi tereddüt etti, ama kaldı. Üçüncüsü dönüp kırlara yürüdü; çağrıyı bekleyecekti. Kael, yaralı bacağıyla mağaraya döndü. Özgürlüğü, bir isyanın tohumu olmuştu.
Bölüm 9: Kırlara Veda
Chironis’in kristal kulesi, Lyra ve Torin’in yuvasıydı. Üç yıl geçmişti; ilk bebekleri yürüme çağına gelmişti. Küçük erkek Kentaura, kristal odada elleriyle oynuyordu; ayakları yoktu, ama sinir ağı maviye çalıyordu, neşeliydi. Lyra, dolaptan dört bacaklı bir exoskeleton çıkardı; mekanik bacaklar, bebeğin bedenine yerleştirildiğinde ilk kez dört nala hareket etti. Torin, bebeğin yanında durmuş, ışıkları titriyordu. Bugün, bebeği kırlara salma günüydü. Chironis’in dengesi bunu gerektiriyordu: erkekler kulede kalamazdı, sadece kızlar kalırdı.
Lyra, bebeğin minik ellerini tuttu; exoskeleton’un vızıltısı odayı doldurdu. "Zamanı geldi, Torin," dedi, telepatik sesi zihninde kırılgan bir dalga gibi yayıldı. Işıkları maviden kırmızıya çırpınıyordu.
Torin bebeğe baktı, sinir ağı vızıldadı. "Bunu gerçekten yapmalı mıyız, Lyra? O bizim ilk bebeğimiz…" Sesinde bir çaresizlik vardı; ışıkları kırmızı bir hüzünle parlıyordu.
Lyra başını eğdi, bebeğin exoskeleton’una dokundu. "Mecburuz, Torin. Kuleler bizim, kırlar onların. Erkek bebek burada kalamaz. Chironis’in kanunu bu."
Torin bebeği kucağına aldı; küçük Kentaura, elleriyle Torin’in exoskeleton’una sarıldı. "Ama onu büyüttük… Üç yıl boyunca her gün yanımızdaydı. Onu nasıl bırakırım?"
Lyra’nın ışıkları kırmızıya çöktü, gözleri bebeğe kilitlendi. "Biliyorum, Torin. Ama başka yol yok. Onu kırlara salacağız." Kapıyı açtı, kristal bir asansörle kulelerin eteğine indiler. Kırların biyolüminesans ışıkları, bebeğin exoskeleton’unda parlıyordu; mor ve mavi ağaçlar, rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Torin bebeği yere bıraktı; küçük Kentaura dört bacağıyla birkaç adım attı, ama sonra durdu. Dönüp onlara baktı, sinir ağı maviden kırmızıya titredi.
Torin bir adım attı, ışıkları ağlar gibiydi. "Git, küçük… Kırlar senin artık."
Bebek koşmadı. Tersine, dört bacağıyla geri döndü, Torin’in mekanik bacaklarına sarıldı. Lyra’nın ışıkları kırmızı bir panikle çırpındı. "Hayır, geri gelme! Gitmen lazım!"
Torin bebeği itmeye çalıştı, ama elleri titriyordu. "Lütfen, git… Burada kalamazsın!" Bebek, küçük elleriyle Torin’in exoskeleton’una tutundu, sinir ağı kırmızı bir inatla parlıyordu. Lyra yere çöktü, telepatik sesi zihninde bir yalvarış gibi yankılandı. "Git diye yalvarıyorum… Bizi bırak!"
Bebek bir an durdu, sonra yavaşça geri çekildi. Kırlara doğru birkaç adım attı, ama gözleri hâlâ Torin ve Lyra’daydı. Torin’in ışıkları kırmızıdan mora çöktü; ağlıyordu. "Bize bakıyor, Lyra… Bizi hatırlayacak mı?"
Lyra bebeğe doğru uzandı, ama kolunu indirdi. "Bilmiyorum, Torin. Ama o özgür artık. Gitmeli." Bebek, son bir kez dönüp baktı, sonra biyolüminesans ağaçların arasına koştu. Torin ve Lyra, kuleye dönerken sessizce ağladı; sinir ağları, veda’nın acısıyla vızıldıyordu. Asansör kapandığında, birbirlerine sarıldılar, ışıkları kırmızı bir hüzünle yanıp sönüyordu.
Günler geçti. Torin, her sabah kuleden çıkıp kırlara gidiyordu. Bebeğini bıraktığı yerde buluyordu; küçük Kentaura, ağaçların altında oynuyor, exoskeleton’uyla koşuyordu. Torin uzaktan izliyor, konuşmuyordu. "Büyüyorsun, değil mi?" diye mırıldanıyordu, telepatik sesi sadece kendi zihninde yankılanıyordu. Bebek onu görüyordu, ama yaklaşmıyordu; kırlar artık onun eviydi.
Bir gün, Torin yine gitti. Ama bebek yoktu. Biyolüminesans ağaçların altı boştu; kristal zeminde iz yoktu. Torin etrafa baktı, ışıkları kırmızıya çırpındı. "Neredesin? Gittin mi?" Sessizlik cevap verdi. Ertesi gün yine geldi, sonra bir gün daha. Bebek yoktu. Kırların rüzgârı, Torin’in exoskeleton’unda ıslık çalıyordu; sinir ağı maviye döndü, ama solgundu.
Kuleye döndüğünde, Lyra onu bekliyordu. "Onu buldun mu?" diye sordu, ışıkları sakin ama merakla parlıyordu.
Torin başını eğdi. "Hayır. Gitti. Günlerdir yok."
Lyra yanına oturdu, elini Torin’in mekanik bacağına koydu. "Ayrılığı kabullenmen lazım, Torin. O kırların çocuğu artık."
Torin sustu, pencereden kırlara baktı. "Biliyorum. Ama onsuz… boşluk var." Işıkları maviye sabitlendi; ayrılığı kabullenmişti, ama yüreğinde bir iz kalmıştı. Chironis’in dengesi, ilk bebeklerini ondan almıştı.
Bölüm 10: İsyan ve Umut
Chironis’in kristal kulesi, 44 yıl boyunca Torin ve Lyra’nın bebeklerini kırlara salışına tanık olmuştu. Kırk dört erkek bebek, doğmuş, büyümüş ve kırk bebek exoskeleton’larıyla biyolüminesans ağaçların arasına gönderilmişti. Her veda, Torin’in sinir ağında bir yara bırakmıştı; ışıkları, artık sabit bir maviye dönemiyor, sürekli kırmızı ve mor arasında çırpınıyordu. Lyra, kristal odada 41. bebeği hazırlıyordu. Küçük erkek Kentaura, elleriyle kristal zeminde oynuyor, henüz ayaklarının eksikliğini fark etmiyordu. Lyra, dolaptan dört bacaklı bir exoskeleton çıkardı; mekanik bacaklar, bebeğin altından uzanan sinir düğümünden bağlanıp bedenine yerleştirildiğinde, bebek ilk kez dört nala koştu, odada küçük bir daire çizdi. Torin, pencereden kırlara bakarken, Rigil Kentaurus’un altın ışıkları exoskeleton’unda yansıyordu.
Torin birden döndü, ışıkları kırmızı bir öfkeyle parladı. "Neden hep böyle oluyor, Lyra?" Telepatik sesi zihninde bir fırtına gibi yankılandı, odanın kristal duvarlarında titreşti. "Kız doğana kadar ne kadar sürecek? 44 yıl, 44 bebek… Hepsi erkek! Bıktım artık bu vedalardan!"
Lyra bebeği yere bıraktı, ışıkları maviden kırmızıya çırpındı; elleri titriyordu. "Bunu sen de biliyorsun, Torin. 100 bebekten 99’u erkek. Chironis’in dengesi bu. Sabretmeliyiz."
Torin kristal zeminde bir tur attı, mekanik bacakları sertçe vuruyordu; her adımda bir vızıltı yükseliyordu. "Sabretmek mi? Her seferinde bir parçam kırlara gidiyor! Onları büyütüyoruz, ellerimizle besliyoruz, sonra atıyoruz! Bu sistem… Bu saçmalık! 40 kez aynı acıyı yaşadım, Lyra!"
Lyra ona yaklaştı, bebeğin exoskeleton’una dokundu; sesi sertleşti. "Saçmalık değil, Torin. Gezegenin ekosistemi çökerdi, unuttun mu? Erkekler %99, biz %1’iz. Çok olmaları, kırları tüketir; enerji biter, hepimiz ölürüz. Başka yol yok."
Torin durdu, pencereye yaslandı; ışıkları kırmızıdan mora çöktü. "Belki vardır, Lyra. Belki bu dengeyi değiştirebiliriz. Ama sen hep aynı şeyi söylüyorsun! Kırk dört yıl… Daha kaç bebek salacağız? 50? 100?"
Lyra bebeği kucağına aldı, sinir ağı titriyordu. "Bilmiyorum, Torin. Ama bu bizim kaderimiz. Chironis’in kanunu bu. Onu değiştiremeyiz."
Torin başını salladı, sesi alçaldı. "Değiştiremez miyiz? Belki dişiler bir şeyler yapabilir. Bilim, teknoloji… Hepiniz kulelerde bunları öğreniyorsunuz. Neden bir çözüm bulmuyorlar?" Lyra sustu, bebeği asansöre koydu. 41. veda, sessizce gerçekleşti; bebek kırlara koştu, ağaçların arasında kayboldu. Ama Torin’in isyanı, kulede bir yankı bırakmıştı; sinir ağı, öfkeli bir vızıltıyla parlıyordu.
Kırkbeşinci yıl geldi. Lyra, kristal yatağında bir bebek doğurdu. Torin yanında duruyordu, sinir ağı titriyordu; 44 başarısızlıktan sonra umudu solmuştu. Bebek, elleriyle hareket etti; ayakları yoktu, ama sinir ağına bakıldığında bir fark vardı. Lyra bebeği inceledi, ışıkları maviye çarptı, şaşkınlıkla parladı. "Kız," dedi, sesi titredi. "İlk kız bebeğimiz."
Torin bebeğe yaklaştı, ışıkları mora kaydı; gözleri bebeğin minik ellerine kilitlendi. "Kız mı? Gerçekten mi? 45 yıl sonra mı?" Lyra başını salladı, bebeği kucağına aldı; sinir ağı, mavi bir huzurla parlıyordu. İlk kez bir bebek kırlara gitmeyecekti; kulede kalacaktı. Torin bebeğin yanına oturdu, "Sana ne diyeceğiz?" diye mırıldandı, telepatik sesi yumuşak bir dalga gibi yayıldı. Lyra gülümsedi. "Lyssia. Adı Lyssia olacak." Torin’in isyanı, bir umuda dönüşmüştü; ama sinir ağında, 42 vedanın izi hâlâ yanıp sönüyordu.
DEVAM EDİYOR…








