Sokak Kedileriyle Röportaj

Merhaba. Ben İsmail.

İki yıl önce gazetecilik bölümünden mezun oldum. Mezuniyet cübbesini çıkardığım gün hayallerim hâlâ parlaktı. Üç hafta sonra girdiğim mülakatlar hep aynı klişeyle bitti: "Başvurunuz alınmıştır, sizi daha sonra arayacağız."

O "daha sonra" hiç gelmedi.

Son umudum, eski bir gazete ofisinin dağınık odasında, kravatı gevşek, yorgun bir editörle yüz yüze gelmekti. Can Bey, sarı dosyamı eline bile almadan masanın kenarına itti.

"Piyasada sürüyle yeni mezun var İsmail. Hepsi pırıl pırıl. Ama işin mutfağı farklıdır."

Ben de, ne yapacağımı bilmeden, "Sıradan görünen şeylerdeki sıra dışılığı bulmak istiyorum" dedim.

Can Bey hafifçe güldü.

"Mesela sabah karşılaştığın bir çöp kutusu mu? Yoksa kaldırımda yatan bir kedi mi?"

O anda aklıma gelen en saçma cümleyi kurdum:
"Neden olmasın? Yani, çöp kutusunun kenarına bırakılmış gördüğüm mavi bir buketin bile bir hikayesi vardır belki. Hatta bir sokak kedisinin gözünden bu şehri dinlemek… Bu bence harika bir hikâye olurdu."

Can Bey’in yüzündeki gülümseme silindi. Bir an düşündü, sonra alaycı bir meydan okumayla masasına yaslandı.

"Tamam. Git, bu şehirdeki sokak kedileriyle röportaj yap. Onlardan ‘haber değeri’ taşıyan iki cümle al gel. Başarırsan işin hazır."

Muhtemelen "git başımdan" demenin kibar haliydi. Ben ise ciddiye aldım. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı.


Ertesi gün parkın güneşli yamacında, elinde eski bir telefon ve küçük bir not defteriyle oturuyordum. Karşımda kulağının biri hafif yırtık, heybetli ama uykulu bir kedi yatıyordu. Adını ben koydum: Reis.

"Reis Bey, müsaitseniz size birkaç soru sormak istiyorum."

Reis bir gözünü araladı, sonra tekrar kapattı.

"Miyav."

Not defterime yazdım: Miyav – Zorluklar tarif edilemez.

Yanına birkaç parça kuru mama bıraktım. Yedi, gerindi, uzun bir "Hrrr" çekti ve tekrar uyudu.

"Hrrr… Yani huzur. Güneşin sıcaklığı. Dinginlik," diye mırıldandım kendi kendime.

Biraz ötede genç bir tekir, kendi kuyruğuyla oynuyordu. Çapkın. Telefonumu oyuncak sanıp üzerine atladı. Ben panikle geri çekilirken o zaten bir böceğin peşine düşmüştü.

"Miyaaav!" diye bağırdı ağacın ortasından.

Not defterime yazdım: Miyaaav – Hemen harekete geçerim.

O günlerde iki kedi daha dikkatimi çekmişti. Biri, her zaman çalıların en dibinde, neredeyse görünmez duran soluk renkli bir yavru. Adını ben koydum: Gölge. Yaklaşmaya çalıştığımda anında kayboluyordu. Reis bir keresinde "O, ışığı sevmeyenlerden" demişti sadece. Diğeri ise genç, ince uzun, biraz sakar bir tekirdi. Çapkın’ın oyun arkadaşı gibiydi. Bir gün Diva’nın yanında otururken adını duydum: Pıtçık. Çapkın "En hızlı o koşar ama en çabuk da korkar" diye takılmıştı. İkisi de o günlerde sadece arka planda kalan isimlerdi.

Üç gün boyunca aynı parkta, aynı kedilerin peşinde dolaştım. Hepsi ya uyudu, ya kaçtı, ya da beni oyuncak sandı. Dördüncü gün, umutsuzluğun en dibindeyken, Reis ve Çapkın ansızın karşıma çıktılar.

Reis, derin ve tok bir sesle konuştu:

"Oturup mızmızlanmayı bırak da asıl konuya gel."

Telefonum elinden düşeyazdı.

"N-ne? Miyavlamadın… Konuştun!"

Çapkın kuyruğunu neşeyle salladı.

"Evet, konuşabiliyoruz! Harika değil mi? Sen de konuşabiliyorsun! Miyav!"

Reis, bıkkın bir ifadeyle ekledi:

"İnsanlar genelde bizi dinlemek yerine kendi anlamlarını yüklerler. Biz de yorulmayız anlatmak için. Ama sen… Diğerlerinden farklısın. Merakımızı uyandırdın."

O andan sonra her şey değişti.

Reis, sokakta yaşamanın "ömür törpüsü" olduğunu, ama özgürlüğün paha biçilmez olduğunu anlattı. Çapkın ise her cümlenin sonuna "koşmak, zıplamak, oynamak" ekledi. İkisi de ciddi ciddi, Türkçe konuşuyorlardı.

Ertesi gün Diva’yı bulduk. Duvarın üzerinde kendini yalayan, zarif ve biraz züppe bir kediydi.

"Ay, demek sonunda biri şehrin en dikkat çekici kedisinin farkına vardı," dedi ince sesiyle. "Güzellik sokakta daha önemlidir canım. Çünkü insanlar önce güzel olana bakar. Bakım sırrı mı? Bol güneş, temiz köşeler… ve doğru dedikoduları bilmek. Stres tüyleri döker."

Sonra Aslan’ın yeni bölgesini, kimin kiminle kavga ettiğini, hangi sarı tekirin kime göz kırptığını anlatmaya başladı. Ben not alırken Çapkın çoktan bir yaprağın peşine düşmüş, Reis ise güneşli yamacına dönüp kestirmeye hazırlanıyordu.

Eve döndüğümde elinde iki ses kaydı vardı. Ama kimse duymuyordu. Can Bey’e dinlettiğimde sadece miyavlama ve kuş sesi duymuştu.

"Hayal gücüne diyecek lafım yok İsmail," demişti. "Ama gazetecilik gerçekler üzerine kuruludur."

O gece bilgisayarımın başına oturdum. Kedilerin miyavladığı görüntülerin altına, benim duyduğum cümleleri yazdım. Bu bir "tercüme" konseptiydi. Miyavların tonu, süresi ve beden diliyle alt yazıların birebir örtüşmesi, izleyenlerde garip bir inandırıcılık yaratıyordu. Sanki kedi gerçekten o cümleyi söylüyormuş gibi.

İlk videoyu "Kaldırım Konuşmaları Bölüm 1: Reis ve Çapkın – Sokak Felsefesi ve Oyun Sanatı" adıyla yükledim. Açıklamaya da şunu yazdım:
"Sokak kedilerinin miyavlarını kendi duyduğum şekliyle çeviriyorum. İnanırsanız inanın, gülmek isterseniz gülün."

Ertesi sabah 53 izlenme, 2 abone (annem ve teyzem) vardı. Yorumlar acımasızdı:
"Bizimki delirmiş mi?"
"Kedi nerede konuşuyor?"
"Yazık bu çocuğa, iş bulamamış herhalde."

Pes etmedim. Diva’nın videosunu daha renkli, daha tempolu yaptım. Birkaç gün sonra sabah kalktığımda telefonum bildirim yağmuruna tutulmuştu.

53.000 izlenme.
7.000 abone.

Yorumlar değişmişti:
"OMG! Bu kedi ne diyor?! Alt yazılar efsane!"
"Diva’nın dedikodularına bayıldım!"
"Bu kanal sayesinde kedilere bakış açım değişti!"

Bir hayvansever sayfası Diva’nın klipini paylaşmış, kedi mizah hesapları peş peşe alıntılamıştı. "Kaldırım Konuşmaları" bir anda her yerdeydi.

Bir sabah "YouTube ödemeniz hesabınıza gönderilmiştir" bildirimi geldi. Rakam, beklediğimden fazlaydı.

O parayla markete girdim. Alışveriş arabasını yaş mamalarla doldurdum. Parka götürüp kaplara koydum. Kediler etrafımda miyavlaşarak yediler. Reis bir kenarda oturmuş, memnuniyetle izliyordu. Çapkın ise mamayı hem yiyip hem yuvarlamaya çalışıyordu.

O akşam yamacın üzerinde üçümüz otururken Çapkın sordu:

"Daha çok yaş mama gelecek mi? Başka kiminle konuşacağız?"

Reis gerindi.

"Hrrr… Bu insan başımıza iş açacak gibi."

Ben ise telefonumdaki izlenme sayılarına bakıp gülümsedim.

O işi hâlâ almamıştım.
Ama bütün dünya, kaldırımın kenarındaki o miyavları dinlemeye başlamıştı.

Ve ben, ilk kez, gerçekten duyulduğumu hissettim.


Viral olmanın ikinci haftasıydı.
Sabahları izlenme sayılarına bakıyor, öğleden sonraları markete girip yaş mama alıyor, akşamları parkta kedilerin arasına oturuyordum.

Telefon bir salı akşamı çaldı. Ekranda "Bilinmeyen Numara" yazıyordu.

"İsmail ile mi görüşüyorum?"

Ses tanıdıktı. Boğuk, yorgun ve biraz da şaşırmış.

"Can Bey?"

Kısa bir sessizlik oldu.

"Ben Can Bey. Hani… Görüşmeye gelmiştin. Kedilerle ilgili bir şeyler anlatmıştın. Hatırladın mı?"

"Hatırladım."

"Güzel. Bu ‘Kaldırım Konuşmaları’ diye bir kanal varmış YouTube’da. Bütün ofis onu konuşuyor. Kedilerin… şey… konuştuğu falan söyleniyor. Bu kanal… Senin mi İsmail?"

"Evet Can Bey. O kanal benim."

Telefonun diğer ucunda yine sessizlik. Sonra Can Bey’in sesi, bu sefer daha temkinli çıktı.

"Hımm… Öyle miymiş. İlginç. Bak İsmail, müsait misin yarın? Gel, bir kahve içelim seninle. Konuşacaklarımız var. Bu kediler hakkında. Ve… başka şeyler hakkında."

Ertesi gün ofise, ilk gittiğimden daha dik, daha temkinli girdim. Can Bey karşımda oturuyordu. Masada iki kahve vardı. Yüzünde önceki görüşmedeki bıkkınlık yoktu. Yerine, bir şeyi tartan, hesap eden bir ifade yerleşmişti.

"Açık konuşalım İsmail," dedi. "Bu YouTube kanalın… Oldukça dikkat çekici. Beklenmedik bir durum. Ama başarılı. O gün ofiste ses kayıtlarını dinlediğimde hâlâ sadece miyavlama duyduğumu söylemem lazım. Ama milyonlarca insanın izlediği o alt yazılar, o yorumlar, o paylaşım sayısı… Bu bir fenomen. Ve gazetelerin, özellikle bizim gibi geleneksel gazetelerin artık fenomenlere ihtiyacı var."

Masaya doğru eğildi.

"Gazetemizin dijital platformu var. Ancak oldukça sakin. Senin ‘Kaldırım Konuşmaları’n ise tam bir patlama. Sen neyin dikkat çektiğini, gençlerin ne izlemek istediğini biliyorsun. Geleneksel gazetecilikle bu yeni internet dünyası arasında köprü kurabilecek birine ihtiyacımız var. Sana bir teklifim var. Gazetenin dijital içeriği için bir pozisyon. Dijital İçerik Editör Yardımcısı diyelim şimdilik. Görevin web sitemiz ve sosyal medya hesaplarımız için dikkat çekici, viral potansiyeli olan içerikler bulmak, geliştirmek ve üretmek. Kendi projelerini de getirebilirsin… tabii gazetenin yayın ilkelerine uyduğu sürece."

Maaşı söyledi. İlk tekliften daha yüksekti. Pazartesi başlayacaktım.

"Anlaşıldı Can Bey," dedim. Sesim titremiyordu. "Gazetenin dijital platformu öncelikli. Ve ‘Kaldırım Konuşmaları’ da belki gazeteye taşınabilir."

Can Bey hafifçe sırıttı. Elini uzattı.

"Hoş geldin ekibe, İsmail. Bakalım bu sıra dışı yeteneğini gazetecilikte nasıl kullanacaksın. Umarım ofise canlı kedi getirmezsin sadece."

Pazartesi sabahı gazete binasına daha emin adımlarla girdim. Dijital departmanın küçük, ekranlarla dolu köşesine yerleştim. Meslektaşlarım gençti, enerjikti. "Kedi tercümanı" diye takılmaya başladılar ama kötülükleri yoktu. Can Bey ara sıra uğrayıp "Öncelik sitede" hatırlatması yapıyordu. Öğle aralarında ve iş çıkışlarında hâlâ parka koşuyordum. Reis’e yeni işimi anlattığımda sadece "Hrrr… Demek o kağıtlar ve miyav sesleri bir işe yaradı" demekle yetindi. Çapkın ise "Dijital editör yardımcısı mı? Bu koşmak gibi bir şey mi?" diye sordu.

İki dünya arasında mekik dokuyordum.
Bir yanda tıklanma oranları, diğer yanda patiler.
Bir yanda ofisin flüoresan ışığı, diğer yanda parkın akşam güneşi.

Her şey yolunda görünüyordu.

Ta ki o öğleden sonra, pencereden gelen tiz ve ısrarlı miyav sesi kulaklarıma çalınana kadar.


Pencereden gelen miyav, sıradan değildi. Reis’in o belirli, tiz ve ısrarlı sesiydi. "Acil."
Kalbim boğazıma geldi. Masamdaki kağıtları savurarak ayağa fırladım.

"Bir kedi sesi duydum… Çok acil!" dedim meslektaşıma. Açıklama yapmaya çalışırken Can Bey’le kapıda çarpıştım.

"İsmail, iş saatindeyiz!"

"Önemli bir haber kaynağı… Açıklayacağım!" diye bağırdım ve koştum.

Park, o gün hiç olmadığı kadar sessizdi. Kediler saklanmıştı. Reis, bir çalının altından başını uzattı. Yanında Aslan vardı; her zamanki sertliği yerini gergin bir tetikliğe bırakmıştı.

"Belediyenin ekibi geldi," dedi Reis. Sesi boğuk çıkıyordu. "Ağlar, kafesler… Bölgemize girdiler."

Aslan hırladı. "Sivri’yi aldılar. Direndi ama aldılar. Diva’yı da… Tüyünü yalarken. Çapkın… O hep oyun peşindeydi. Yakalandı sanırım."

Dizlerimin bağı çözüldü. Kamerayı açtım. Titreyen elle kayda bastım.

"Duyuyor musunuz? Reis ve Aslan… Belediyenin toplama ekiplerinin geldiğini söylüyorlar. Çapkın, Diva, Sivri… Onları almışlar. Yuvalarından kopardılar. Özgürlüklerini aldılar."

Gözlerim doldu ama kamerayı kapatmadım.

"Bu kabul edilemez. Bu kedilerin bir hayatı var. Dostlukları var. Onları geri getirmeyeceklermiş. Bu videoyu paylaşın. Belediyeler bu toplama işlemini durdurmalı. Yakalanan kediler yuvalarına geri dönmeli. Lütfen harekete geçin."

Videoyu o gece yükledim. Başlık basitti: Kaldırım Konuşmaları – Kayıp Dostlar.

Sabah olduğunda izlenme sayısı yüz binleri geçmişti. Yorumlar öfkeyle doluydu. "Hangi belediye bu?", "Yarın kapılarına dayanıyoruz", "Bu videoyu her yere atın". Telefonum susmuyordu. Tanımadığım numaralardan arayanlar arasında iki isim öne çıktı.

Biri Ayşe Hanım’dı; yıllardır sokak hayvanları için çalışan bir STK gönüllüsü. "Videonu gördük. Yalnız değilsin, yanındayız" dedi.

Diğeri Avukat Fatma Hanım’dı. Baro Hayvan Hakları Komisyonu’ndan. "Hukuki süreç başlatmamız lazım. Resmi başvurular, CİMER, gerekirse dava. Senin kanalın ses, bizim işimiz de dayanak olacak."

İlk kez tek başıma değildim. Bir ekibim vardı artık.

Ama ben hâlâ dostlarımı göremiyordum.

Öğle arasında belediyenin hayvan toplama merkezinin önüne gittim. Gazeteci kimliğimi gösterdim.

"İçerideki hayvanların durumunu görmek istiyorum."

Görevli kapıyı araladı. "Ziyaretçi kabul etmiyoruz. Yoğunluk var. Amirlerden izin alın. Belki haftaya."

Kapı yüzüme kapandı. İçeriden cılız miyavlar geliyordu.

O akşam ikinci videoyu çektim. Barınak kapısında yaşadığım reddi, Reis ve Aslan’ın yüzündeki korkuyu, kayıp isimleri bir araya getirdim. Bu sefer sesim daha sertti.

"İçeri almıyorlar. Neyi saklıyorlar? Dostlarımız nerede, hangi koşullarda? Bizi duymuyorlar ama biz onları duyuracağız."

Video, öncekinden daha hızlı yayıldı. Ertesi gün belediye binasının önünde küçük bir kalabalık oluşmuştu. Pankartlar sallanıyordu: "Kısırlaştır, yaşat! Katletme!", "Yaşamak onların da hakkı!"

Yanımda Ayşe Hanım ve Caner vardı. Ayşe Hanım megafonla konuşurken ben kayda devam ediyordum. Uzakta, bir duvarın dibinde Reis ve Aslan bizi izliyordu.

"Bunca insan… Bizim için mi?" diye mırıldandı Reis.

Can Bey o gün ofiste bana baktı. Yüzünde hem rahatsızlık hem de bir tür saygı vardı.

"Bu iş büyüdü İsmail. Dikkatli ol."

Dikkatli olmak yetmiyordu.

Birkaç gün sonra Avukat Fatma Hanım’la birlikte tekrar barınak kapısındaydık. Bu sefer elimizde resmi yazılar vardı. Yetkili yine aynı cevabı verdi: "Karantina süreci var. Ziyaretçi kabul edemeyiz."

Canlı yayını açtım.

"Şu an barınağın önündeyiz. İçeriyi görmek istiyoruz ama engelleniyoruz. Neden? Dostlarımız Çapkın, Diva, Sivri içeride mi? Durumları nasıl?"

Güvenlik yaklaştı. Avukat Fatma Hanım araya girdi. Gerilim yükseldi. Kapı yine açılmadı. Ama bu kez herkes görüyordu.

O gece anonim bir e-posta geldi. Konu satırı sadece "Barınağın içi" yazıyordu. Ekte kısa, titrek bir video vardı.

İzlemeye başladığımızda Ayşe Hanım’ın eli ağzına gitti. Fatma Hanım yumruğunu sıktı. Ben ise nefes alamadım.

Dar koridorlar. Üst üste yığılmış, bitkin kediler. Kirli mama kapları. Zeminlerde kurumuş dışkılar. Köşelerde hareketsiz bedenler. Pislik, karanlık, çaresizlik.

Aklıma Pıtçık geldi. Toplama gününden bir gece sonra, Reis ve Aslan barınağın dışındaki mazgalın başında onu duymuşlardı. "Burası çok kalabalık… Yemek az… Bazılarını göremiyorum artık…" diye fısıldamıştı. Şimdi o fısıltı, videodaki görüntülerin üzerine biniyordu.

Video bitince uzun süre kimse konuşmadı.

Sonra ben konuştum.

"Bunu yayınlıyorum."

Fatma Hanım başını salladı. "Bu artık delil."

Ayşe Hanım’ın sesi titriyordu. "Hazır ol İsmail. Bu video her şeyi değiştirecek. Üzerimize gelecekler."

"Gelsinler," dedim. "Artık susmak yok."

Videoyu Kaldırım Konuşmaları Özel: Barınak Gerçeği adıyla yükledim.

Birkaç saat içinde ülke ayağa kalktı.

Yorumlar sel gibi aktı. "Bu bir barınak değil, eziyet yeri", "CİMER’e şikâyet yağdırın", "Bu görüntüleri gören nasıl uyur?". Protestolar kendiliğinden büyüdü. Belediyenin telefonları kilitlendi. Haber bültenleri manşete taşıdı.

Ben ise ofiste, ekranın karşısında oturuyordum. Ellerim titriyordu.

Reis’in sesi kulağımdaydı:
"Bazı hikâyeler sadece fısıltıyla anlatılır. Ve bazen… sadece bir kere anlatılır."

Artık fısıltı bitmişti.
Çığlık başlamıştı.


Barınak videosu yayımlandıktan sonra ülke iki gün boyunca nefesini tuttu.
Protestolar büyüdü, dilekçeler yağdı, haber bültenleri aynı görüntüleri defalarca gösterdi. Belediye "yasayı uyguluyoruz" açıklamalarıyla yetindi. CİMER yanıtları hâlâ matbu ve boştu.

Ben ise ofiste, ekranın karşısında oturup bekliyordum. Beklemek en zoruydu.

Üçüncü günün akşamı, bilinmeyen bir adresten gelen e-posta her şeyi değiştirdi. Konu satırında sadece "Önemli – Barınak Dosyası" yazıyordu. İçinde faturalar, banka dekontları ve yönetim yazışmaları vardı.

Mama alım faturalarında yüz ton yazıyordu. Teslim belgelerinde bir ton. Aradaki fark, yüklü para transferleriyle birilerinin hesabına gitmişti.

Ayşe Hanım ve Avukat Fatma Hanım’la birlikte belgeleri satır satır inceledik. Fatma Hanım’ın sesi kısılmıştı.

"Bu sadece ihmal değil. Bu düpedüz hırsızlık. Hayvanların mamasından çalmışlar."

Sabah gazeteye girdim. Can Bey’in odasına belgeleri koydum.

"Bu kedilerle ilgili," dedim. "Ama sadece kedilerle ilgili değil. Bu yolsuzluk."

Can Bey belgeleri karıştırırken yüzü değişti. Şaşkınlık, sonra inanmazlık, ardından o tanıdık haberci parıltısı.

"Kaynağın güvenilir mi?"

"Belgeler konuşuyor Can Bey. Faturalar gerçek. Barınağa o kadar mama gelmediğini biliyoruz. İçerinin hali ortada."

Derin bir nefes aldı.

"Tamam. Bu haberi yapıyoruz. Hukuk departmanına da sorarız. Ama sağlamsa… bu bizim manşetimiz."

Haber o akşam sitesinde, ertesi sabah matbu nüshada manşet oldu.
"Hayvanların Mamasından Çalınan Milyonlar: Barınak Skandalı"

İmza: İsmail ve Araştırma Ekibi.

Sosyal medya yıkıldı. Ana haber bültenleri aynı cümleyi tekrarladı. Öğleden sonra savcılık ve mali polis harekete geçti. Belediye binasına, ilgili müdürlüklerin odalarına baskın yapıldı. Belediye başkanı ve ekibi gözaltına alındı. Televizyonda kelepçeli hallerini izlerken ofisteki herkes sessizdi. Can Bey yanıma yaklaştı.

"Gördün mü?" dedi. "O ‘kedi işi’ dediğimiz şey… koca bir yolsuzluk ağını ortaya çıkardı. İşte buna gazetecilik denir."

Gurur duydum. Ama aklım hâlâ içeridekilerdeydi.

Aynı günün akşamına doğru barınağın kapıları resmen açıldı.
Mahkeme, bilirkişi raporuna dayanarak hayvanların derhal tahliyesine karar vermişti. Savcılar, veterinerler, STK’lar ve gönüllüler içeri girdi.

Ben de oradaydım. Kameram elimde, ama çoğu zaman çekemedim.

İçerisi, sızdırılan videodan farksızdı. Belki daha kötüydü. Dar bölmeler, bitkin bedenler, boş kaplar, köşelerde hareketsiz yatanlar. Gönüllüler tek tek hayvanları dışarı çıkarıyordu. Zayıf, korkmuş, ama hâlâ nefes alanlar.

Kalabalığın arasından turuncu bir tüy yumağı göründü.

"Çapkın!"

Koştum. Gönüllü kediyi bana uzattı. Kucağıma aldığımda ilk saniye şaşkın baktı, sonra kokumu tanıdı. Zayıf bir miyav çıkardı. Ben de ona sarıldım. Omzuma sıcak yaşlar aktı; hangimizin olduğu belli değildi.

Az sonra Diva geldi. Tüyü perişandı, ama gözleri hâlâ o eski kıvılcımdı. Sivri’nin patisinde yara izi vardı; Aslan’ın sağ kolu, sessizce ama dimdik duruyordu.

Pıtçık’ı bulamadık.
Reis, daha sonra sadece "O gece mazgalın arkasından sesi kesildi" dedi. Başka bir şey eklemedi.

Parka döndüklerinde Reis ve Aslan uzaktan izliyordu. Reis, başını yavaşça eğdi.

"Sesimiz duyuldu," dedi sadece.

Haftalar sonra Meclis’te yasanın tartışmalı maddesi yeniden görüşüldü.
Kamuoyu baskısı, barınak görüntüleri ve yolsuzluk skandalı masanın üzerindeydi. Oylama sonucunda "aşılanmış ve kısırlaştırılmış hayvanların alındıkları ortama geri bırakılmaması" hükmü değiştirildi. Artık sağlık kontrolleri tamamlanan hayvanlar, yuvalarına dönebilecekti.

Ofiste izlerken meslektaşlarım alkışladı. Can Bey kapıdan bakıp başını salladı.

"Kedi işi… koca bir yasayı değiştirdi," dedi.

Ben ise parka koştum.

Reis, Çapkın, Diva, Sivri, Gölge ve Aslan aynı yamaçtaydılar. Güneş vardı. Rüzgâr vardı. Özgürlük, en azından bir süreliğine, gerçekti.

Çapkın bacağıma sürtündü.

"Orayı sorma. Çok sıkıcıydı. Ama şimdi buradayım."

Sivri kısık sesle ekledi: "Güneş… toprak… bunlar değerli."

Gölge, çalıların arasından, bu sefer daha belirgin çıktı. İlk kez bu kadar net konuştu:

"Artık saklanmak zorunda değilim gibi hissediyorum."

Reis’e baktım.

"Tehlike tamamen geçmez," dedim. "Ama artık yalnız değilsiniz. Ve artık sizin de duyulan bir sesiniz var."

Başını hafifçe sürttü elime.

"Sözünü tuttun genç."

O gece evde, bilgisayarın karşısında otururken sonsözü yazdım.

Bazı kediler geri dönemedi. Pıtçık gibi, ismini bile bilmediğimiz daha niceleri gibi. Onların sessizliği, zaferin içindeki boşluğu dolduruyor hâlâ. Barınak kapatıldı, sorumlular yargılanıyor, yasa değişti. Ama sokaklar aynı sokak. Hâlâ mama bekleyen, hâlâ sıcak bir kucak arayan milyonlarca can var.

Mücadele bitmedi.
Sadece şekil değiştirdi.

Artık biliyorum ki en sessiz çığlıklar bile, birileri duymaya karar verdiğinde dünyayı sarsabiliyor. Ben o çığlıkları duymaya ve duyurmaya devam edeceğim.

Çünkü kaldırımın kenarında hâlâ anlatılacak hikâyeler var.
Ve ben, o hikâyelerin tercümanıyım.

İsmail
Gazeteci ve Kedi Tercümanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir