YENİ SAHARA 13- Laboratuvara Dalış

BÖLÜM 13: LABORATUVARA DALIŞ (M.S. 7990)

13.1. BAHARA İLE RANDEVU

Konsey’in tahsis onayını aldıkları ertesi sabah, günün ilk ışıklarıyla birlikte altın rengi şafak odanın içine süzülürken Yusuf, Nalan ve Okan deney protokollerini planlamaya başladılar. Nalan, odanın ortasında holografik ekranı çalıştırdı.

Dosyanın başındaki ‘Venüs’te karbon temelli otonom yapılaşma deneyi’ ifadesini kaldırdı. Onun yerine Venüs Gezegeni Yapı Malzemeleri Teknolojisi’ kategorisini ekledi. Altına büyük harflerle ‘Kendi Kendini Monte Eden Karbon Temelli Otonom Yapılar’ yazısı parladı; ardından kendi isimlerini baş araştırmacı olarak ekledi. Parmaklarının ucundan yayılan ışık çizgileri, deneyin ilk aşamasını dantel gibi örmeye başlamıştı.

Sayfanın satırları dolarken sıra baş danışman Dr. Bahara’nın adını eklemeye geldiğinde Okan derin bir nefes aldı; sesi sabahın sessizliğini yumuşakça böldü: "Bahara’nın adını kullanıyoruz. Ona teşekkür etmeden işe bile başlayamayız."

Yusuf hafifçe başını salladı. "Evet, o artık akademik danışmanınız. Sizin de doğrudan tanışmanız daha doğru olur. Ayrıca nezaket önemlidir."

Nalan ile Okan birbirlerine baktılar. Yusuf’un sözleri içlerinde yeni bir sorumluluk duygusunu ateşlemişti. Artık oyunun küçük oyuncuları değillerdi. Bu proje büyüyordu ve onları da büyütüyordu.

Okan, evin yapay zekâsına seslendi: "Dr. Bahara’yı ara!"

Holografik ekranda iletişim menüsü açılarak Dr. Bahara’nın ismi belirdi. Birkaç saniye sonra odanın ortasında, Dr. Bahara’nın yorgun ama zeki gözlerinin hologramı titredi.

"Merhaba Doktor Bahara, ben Okan," diye kendini tanıttı; sesi resmî ve saygılıydı. "Nalan ve ben, projenin baş danışmanı olmayı kabul ederek Venüs simülasyon aşamasının Konsey tarafından onaylanmasını sağladığınız için size şahsen teşekkür etmek ve projemizin ilk kurulum ayrıntılarını yüz yüze paylaşmak istiyoruz. Buluşmak için uygun bir zaman belirlemek ister misiniz?"

Bahara, avucunda titreşen Okan’ın holografik yansımasına gülümsedi.
"Merhaba Okan, teşekkür ederim. Projenizin bu aşamaya gelmesi beni de mutlu etti. Bu projeye katkı sağlamak benim için de heyecan verici. Venüs simülasyonunun ayrıntılarını birlikte gözden geçirmek için elbette buluşalım."
Bahara’nın gözü avucunun içindeki Nalan ve Yusuf’un minyatür görüntüsüne kaydı. Başıyla selam vererek devam etti: "Teknik ayrıntıları o soğuk Bölge 47’nin yakınında konuşmayı tercih etmem. Şehrin en sessiz köşelerinden birini biliyorum."

Bahara parmağını hareket ettirerek avucunun içine bir koordinat kümesi yansıttı: "Lotus Kulesi. Nilüfer Cafe. Yarın öğleden sonra saat dört. Bilim, iyi ışık ve iyi kahve ister."

13.2. BAHARA İLE TOPLANTI

Ertesi gün, Nalan ve Okan, şehrin göğe uzanan zarif yapılarından Lotus Kulesi’ndeki Nilüfer Cafe’ye ulaştılar. Kule, sabah ışığını dev bir prizma gibi kırıyor, gökyüzüne yükselen her katmanında farklı bir renge bürünüyordu. Cam kubbeli kafe, adını hak edercesine, bir nilüfer çiçeğinin taç yaprağı gibi açılıyor; şeffaf yüzeyleri suyun üzerinde dalgalanan yaprakları andırıyor, misafirlere şehrin ve ufkun büyüleyici bir panoramasını sunuyordu.

Kafenin içindeki masalar, nilüfer desenli ışık panelleriyle çevrelenmişti. Her masa, suyun yüzeyinde açan bir çiçeğin holografik yansımasıyla parlıyor, kahve fincanlarının buharı nilüfer yapraklarının üstünde yükselen sis gibi havada asılı kalıyordu. Kahve kokusu, suyun akışını andıran ışık desenleriyle birleşerek duvarlarda dans ediyordu.

Dr. Bahara, pencerenin hemen önündeki masada onları bekliyordu. Görünüşü enerjik ve düşünceliydi; gözlerinde hem bilginin ağırlığı hem de suyun yüzeyindeki ışık kırılmalarının hafifliği vardı. Arkasında ise lagünün kalbinden salınan nilüfer yaprakları suretindeki yapılarla Bardawil Lotus Şehri uzanıyordu; şehrin ufku, suyun ve ışığın ortak dansına dönüşmüştü.

"Hoş geldiniz," dedi Bahara. "Sizi nihayet yüz yüze görmek güzel. Yusuf eski dostum ama sizinle tanışmak ayrı bir mutluluk."

Nalan hafifçe başını eğdi. "Bizim için de öyle, Dr. Bahara. Projeye kattığınız destek olmasa bu noktaya gelemezdik."

Okan elini uzatarak selam verdi.
"Ben Okan, bu da Nalan. Burada olmak bizim için onur."
Bahara fincanından tüten buharı işaret ederek gülümsedi:
"Lütfen, oturun. Bu insanlığın kadim bir zevki: kahve. Önce biraz sohbet edelim, sonra projeye geçeriz."
Nalan sandalyesine yerleşirken fincandaki buharı izledi.
"Doktor Bahara, düğünümüze katıldığınız için tekrar teşekkür ederiz," dedi.
Okan, masaya otururken, Bahara başını eğerek gülümsedi.
"Bir ay geçti ama düğününüz hâlâ gözlerimin önünde. Hayatın en özel anlarında olduğu gibi, bilimsel yolculuğunuzda da bu şehir başlangıç noktası oldu. Bu çerçeve, güçlü bir temel sunuyor."

Masanın ortasında bir nilüfer goncası yükseldi; ışıkla örülmüş bir çiçek gibi ağır ağır açıldı. Yapraklarının üzerinde iki kahve fincanı belirdi, tam Okan ve Nalan’ın oturduğu yöne doğru yönelmişti. Yapraklar usulca uzanarak fincanları onlara sundu. Kahveler alındığında çiçek kapanıp masanın kalbine çekildi; geriye yalnızca buharın ve ışığın dansı kaldı.
Bahara’nın sözleri Okan’a cesaret verdi. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra çantasından veri tabletini çıkararak masanın üzerine koydu.
"Bu temel üzerine kurduğumuz projemizi sizinle paylaşmak isteriz," dedi.
Nalan fincanı iki eliyle tutup hafifçe öne eğildiğinde, kenarında duran ince ‘kafeinsiz’ yazısı gözüne takıldı. İçindeki yeni hayatı hatırlatan bu sessiz işareti fark edince, buharın arkasından heyecanla gülümsedi.
"Bu proje bizim için yalnızca bir bilimsel girişim değil, aynı zamanda hayatımızın yeni bir dönemi. Düğünden sonra attığımız ilk adım bu oldu."
Bahara fincanını masaya bıraktı, gözleri dikkatle ikisinin arasında dolaştı:
"Güzel. Benim için önemli olan, hipotezinizin arkasındaki vizyonu görmek."
Okan tableti etkinleştirdiğinde, cihazın yüzeyinden üç boyutlu bir holografik arayüz projeksiyonu masanın ortasında yükseldi. Görüntü, izleyicinin bakış açısına bağlı olarak değişmeyen sabit bir izotropik yansıma teknolojisiyle üretilmişti; bu nedenle her yönden aynı görsel bütünlük korunuyordu. Üçü de aynı anda projenin ilk sayfasını gördü.

"Dr. Bahara, projemizin temel işleyişini, Konsey’in jargonundan arındırılmış bir dille açıklamak istiyoruz. Hipotezimiz, Venüs’ün kimyasal döngüsünün karbon temelli otonom yapılaşmayı desteklemesi üzerine kurulu."

Nalan, gözlerini Bahara’ya çevirdi. “Temel olarak, çekirdeğin Venüs atmosferinde hayatta kalmasını ve kendini büyütmesini sağlayacak döngüleri simüle ediyoruz.”

Nalan, masanın üzerinde yükselen anahtar döngülerini ışık çizgileriyle işaretleyerek tek tek açıklarken holografik yansıma Venüs’ün bulut katmanları içindeki kimyasal reaksiyonları canlandırdı:

Karbon Dioksit Adsorpsiyonu (CO2 adsorpsiyonu): “Yapı, atmosferdeki yoğun CO2’i yakalayıp bünyesine katmalı. “
Sülfürik Asit İndirgenmesi (H2SO4 indirgenmesi): “Enerji ve su kaynağı için kükürtlü asidi indirgeyecek. Bu, Venüs’teki en büyük meydan okuma.”

Ters Boudouard Reaksiyonu (Reverse Boudouard reaksiyonu): “Bu, karbon monoksiti (CO) tekrar CO2 ve karbona çevirerek iskelet yapısına eklemeyi amaçlayan kritik adım.”

Fischer–Tropsch benzeri Polimerizasyon: “Demir-nikel katalizör kullanarak, basit karbon bileşiklerini, polimerize edip nanotüplere dönüştüreceğiz.”

Geometrik Kendi Kopyalama: “Büyüme sadece uzama değil, iskeletin kendini kopyalama ve onarma yeteneği.”

Hidrojen Üretimi ve Kaldırma Kuvveti: “Yan ürün olarak hidrojen üreterek, yapının Venüs’ün daha hafif katmanlarına yükselmesini sağlamayı amaçlıyoruz. Bu, aynı zamanda bir enerji deposu.”

Sonsuz Ekspansiyon: “Teoride, bu döngü, kaynaklar tükenene kadar devam edebilir.”

Bahara, ellerini çenesine dayamış, gözleri tabletten yükselen ışığın parlaklığına ve Nalan’ın anlatımındaki akıcılığa kilitlenmişti.

Bahara, başını salladı. “Bu döngüler, teorik olarak kusursuz. Ancak, bir araya gelmeleri için gereken katalitik verimlilik, benim bildiğim kadarıyla Dünya temelli materyallerin sınırlarını zorluyor. Şimdi, bana o çekirdeğin detaylarını gösterin.”

Okan, tablet ekranını bir kez daha değiştirdi ve Otodoktor analizlerinin ham verilerini açtı:

“Tespit edilen yapı, çok ince karbon telleri ve grafen tabakalarından oluşan, silindirin iç yüzeyine gömülü, kendi kendini onaran bir ağ gibi davranan bir iskelet içeriyor. Nesnenin ağırlığı düşüktür ve içeride zayıf bir kimyasal hareketlilik devam etmektedir.

"Yapıda, demir, nikel ve molibden içeren çok küçük katalizör kümeleri mevcut. Ayrıca, katalitik polimer ağları ve metal-merkezli oto-düzenleyici moleküler yapılar tespit edildi."
Enerji kaynağı olarak çok az miktarda sülfürik asit ve karbonil sülfit izleri bulunuyor. Bu yapı, karbondioksit kullanarak kendi kendini uzatabilir ve çoğaltabilir. Ortamda oksijen fazla olduğunda kendi kendini koruyan ek bir mekanizma devreye giriyor. Dünya atmosferinde büyüme hızı, gerekli kimyasal döngüler kısıtlı olduğu için çok düşüktür.”

Bahara’nın gözleri, özellikle "katalitik polimer ağları," "kendi kendini onaran ağ" ve "oksijen fazla olduğunda devreye giren koruma mekanizması" ifadelerinde takılı kaldı. Bahara, uzun bir sessizlikten sonra kahve fincanını masaya koydu.

“Bu… şaşırtıcı. Bir karbon nanotüp çekirdeğinin bu kadar karmaşık bir oto-katalitik sisteme sahip olması, neredeyse biyolojik bir zekayı taklit ediyor,” dedi Bahara, sesi fısıltı gibiydi. Ardından, en önemli sorusunu sordu, ancak bunu doğrudan nereden geldiğini sorarak yapmadı.

"Bay Okan, Bayan Nalan," diye devam etti Bahara. "Bu kendini düzenleyen katalitik mimariyi laboratuvarınızda hangi sentez yöntemiyle ürettiniz? Bu yapı, çağdaş nanoteknolojinin henüz ulaşamadığı bir kontrol ve bütünlük seviyesinde."

Nalan ve Okan, birbirlerine baktılar. Yusuf’un uyarısı akıllarındaydı: Sefar çizimlerini kapının dışında bırakın.

Okan, yüzünde hafif bir gerginlikle cevap verdi. “Dr. Bahara, Sentez protokolleri, şu an Konsey onayının ötesinde, patent bekleme sürecindedir. Şimdilik sadece, yapının mevcut verimliliğine odaklanıyoruz.”

Bahara hafifçe başını yana eğdi. Bu, cevabın yeterli olmadığını ama daha fazlasını zorlamayacağını gösteren o tanıdık bilim insanı ifadesiydi.

Bahara gülümsedi. “Anlıyorum. Patent süreçleri, bilimin tadını kaçırır. Ancak, şunu bilmenizi isterim. Eğer bu yapı, kendi kendini koruyan ve kopyalayan bir sistemse, bu, sizin sadece bir yapı malzemesi değil, Evren’deki en verimli, insanüstü bir teknoloji prototipini bulduğunuz anlamına gelir. Ve bunun sadece Venüs atmosferine ihtiyacı olması…”
Bahara, parmaklarını masada ritmikçe vurdu. “Bu, bir teknolojik tohumdur.”

Bahara ayağa kalktı. Gözleri, Bardawil Lotus Şehri’nin yükselen siluetine kaydı.
“Bu tohumun açabileceği kapı, Konsey’in tahayyülünün çok ötesinde.”

Bahara, gitmek üzereyken onlara yaklaştı:
“Bu, benim için de yeni bir araştırma dönemi başlatıyor. Sizin için tahsis edilen yer: Bölge 47, Venüs Yüksek Basınçlı Karbon Döngüsü Simülasyon Odası. Orası karmaşık bir tesis. Resmi açılışınız Pazartesi. Ben de Pazartesi sabahı saat 09:00’da Bölge 47’de olacağım. İlk deney protokollerini birlikte gözden geçireceğiz. Konsey’in kaynaklarını en verimli şekilde kullanmalıyız.”
Masanın üzerinde, Bahara’nın dokunuşuyla tabletin ekranında, Sefar çizimlerindeki o kadim, geometrik şekiller bir an için belirip kayboldu. Bahara, masanın üzerindeki tabletin üzerini kapattı:

“Unutmayın. Bu sırrı koruyacağız. Sonuçları bana… her zaman önce bildirin.”
Nalan ve Okan, Bahara’nın ayrılışını izledi. Kozmik arkeoloji başlamıştı.

13.3. GİZEMLİ İŞARETLER

Dr. Bahara uzaklaşırken Nilüfer Cafe’nin penceresinden içeri sızan şehrin panoraması sanki daha da derinleşti. Nalan ile Okan masada yan yana oturmuş, Bahara’nın adımlarını izlemeyi sürdürüyordu. Kadın kalabalığın arasında kaybolduğunda ikisi de aynı anda nefes verdi.

Okan: "Fark ettin mi? Biz daha tek kelime etmeden çekirdeğin laboratuvar ürünü olmadığını anlamış gibiydi."

Nalan: "Sadece anlamak değil. Bakışları çok daha fazlasını söylüyordu. Sanki nereden geldiğini tahmin ediyor ama açıkça söylemek istemiyor."

Nalan fincanını masadan aldı, buhar gözlerinin önünde ince bir perde gibi yükseldi. Kahveden son yudumunu aldıktan sonra fincanı yavaşça masaya bıraktı.

Nalan: "Katalitik yapıdan bahsedince bir an duraksadı ya… O bakış… O bilimsel bir şaşkınlık değildi. Daha çok tanıdık bir şeye rastlamış birinin bakışı gibiydi."

Okan: "Evet. Ben de onu düşündüm. Bir şey biliyor ama henüz söylemiyor. Ve şu söylediği… Bu bir teknolojik tohumdur."

Okan parmaklarını masanın kenarında gezdirdi. Nilüfer desenli ışıkların yansıması elinin üzerinde kırılıyordu.

Okan: "Bunun ne anlama geldiğini fark ettin mi? Tohum… Bir yerde büyümek için tasarlanmış bir şey. Biz sadece yanlış gezegende bulmuş olabiliriz."

Nalan düşüncesine dalıp gülümsedi.

Nalan: "Bir de şu var. Bizim kaçamak cevabı hemen anladı. Patent dememize bile gerek yoktu. Ama hiç baskı yapmadı. Hatta üstünü örttü. ‘Bu sırrı koruyacağız’ dedi. Bu… biraz tuhaf değil mi?"

Okan: "Tuhaf. Çünkü bir danışman, böyle bir durumda normalde daha fazla bilgi ister. O ise geri çekildi. Sanki… zaten daha fazlasını bildiği için fazla kurcalamaya gerek görmedi."

Nalan ayağa kalktı, Okan’ın getirdiği tableti aldı.
“Pazartesi günü çok sıkı bir gün olacak. Ama sanırım Bahara’nın yanımızda olması kötü bir şey değil. Sadece… dikkatli olacağız.”
Okan kalkıp Nalan’ın elini tuttu. “Dikkatli olacağız. Ve Yusuf’a her şeyi anlatacağız.”

İkisi birlikte Lotus Kulesi’nin çıkışına doğru yürüdü. Cam duvarlara vurup içeri kırılan ışıklar, adımlarının etrafında su gibi dalgalanıyordu. Arkalarında kalan masada, boş kahve fincanları kapanan bir nilüfer çiçeğinin yaprakları arasında kayboldu.

13.4. HAZIRLIK VE YOLCULUK

Gözlerini kapattılar, ama zihnin içinde aynı cümle dönüp duruyordu: Uyumam lazım… uyumam lazım… Gecenin sessizliğinde en ufak tıkırtılar bile bir anlam taşıyormuş gibi kulaklarında yankılanıyor, her dakika bir ömür gibi uzuyordu.

Sabah olduğunda Okan gözlerini ovuşturdu; alnındaki çizgiler daha da derinleşmişti. Nalan ise yastığın kenarında hâlâ dönüp duruyor, battaniyeyi sıkıca kavrıyordu. İkisinin de gözleri kızarmış, uykusuzluğun izleriyle dolmuştu.

Gökyüzü ağır menekşe renginden turuncu bir çizgiye dönerken Okan konuştu, sesi yorgun ve çatallıydı: "Kaç kere döndün farkında mısın?"

Nalan gözlerini tavana kilitledi. "Saymadım… ama laboratuvardaki testi düşündüm bütün gece."

Okan gözlerini kısarak derin bir nefes aldı. "Benim de aklım," dedi dalgın bir tonla, "bagajda duran gri kumaşa sarılı silindirde takılı kaldı."

Bir süre tavandaki gün ışığının kayışını izlediler. Okan yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldı. "Hadi kalkalım. Bölge 47 bizi bekliyor."

Evin içinden ulaşılan asansöre binip kavisli, yelpaze biçimli çatıya çıktıklarında hafif bir esinti yüzlerine dokundu. Pembe biyolüminesans ormanlardan savrulan çiçek yaprakları havada dans ediyor, Nalan’ın rüzgârda dalgalanan saçlarına takılıyordu. Bardawil’in kıyılarında yüzen mor damarlı nilüferleri seyrederek çatıdaki uçan araç garajına doğru ilerlediler.

Yerdeki kapak ağır bir sesle açıldı; uçan araç, platform üzerinde kayarak yukarı doğru yükseldi. Aracın yapay zekâsı Burak, onların varlığını algıladı. Kapılar ve bagaj kendiliğinden açıldı. Nalan içine bakmak için eğilirken elini bagaj kapağına koyduğunda yüzeyden yayılan serinliği hissetti.

Gri, mat kumaşa sarılı silindir sessizce bekliyordu. Okan iki eliyle onu kavradı.
"Hâlâ uyuyor…" diye fısıldadı.
"Evet, otuz iki bin yıldır… Ama bugün uyanması iyi olur," dedi Nalan.

Okan silindiri göğsüne bastırdı, sesi ağır bir kararlılıkla titredi:
"Biliyorum… yoksa bize güvenen herkes hayal kırıklığına uğrar."

Lotus Kulesi’ne ulaştıklarında asansöre bindiler.
"En alt kat," dedi Nalan.
Asansörün yankılanan sesi duyuldu: "Eksi Dokuz · Dalış Hangarı."

Kapı otomatik olarak açıldı.

Asansörden inip uzun koridorda ilerlemeye başladılar.

Okan bir an duraksadı, adımları ağırlaştı.
"Burası bana o günü hatırlattı…" diye mırıldandı.
Nalan kaşlarını kaldırdı: "Hangi günü?"

"Lotus Uzay Şehri’nde… yanlış drone’un peşine takıldığımız günü. Hatırlıyor musun? Bir an gerçekten kaybolduğumuzu sanmıştım. O şeffaf kapının ardında hangi Afrika şehrine ineceğimizi bilmiyorduk."

Nalan gülümsedi:
"Evet, ama o zaman şanslıydık. Şimdi yanlış bir drone bizi Bölge 1’den Bölge 99’a kadar her yere sürükleyebilir."
Okan derin bir nefes aldı, gözleri siyah kapıya kilitlendi:
"İşte bu yüzden içimde bir huzursuzluk var. Belki de yine yanlış drone’un peşindeyiz."
Sonunda siyah, pürüzsüz bir kapı belirdi. Üzerinde sade bir yazı vardı: KAT -9 · DALIŞ HANGARI

13.5. DALIŞ HANGARI

Pazartesi sabahı saat 08:30’du. Kapı, ses çıkarmadan V şeklinde ayrılıp iki yana ve yukarı kaydı. İçeride hava biraz daha serin, biraz daha nemliydi; gölün kokusu ince bir tuzluluk olarak burna değiyordu. Hangar, Lotus Kulesi’nin tam altında, suyun içinde yüzen dev bir nilüfer yaprağının gövdesine gizlenmişti. Zeminin çoğu şeffaftı; altında Bardawil’in sakin suyu, sabah ışığını maviye boyayarak yukarı gönderiyordu.

Kapı tamamen açıldığında, hangarın içine onlarla birlikte gelen drondan bir ses yükseldi:
"Günaydın Nalan, günaydın Okan. Dalış sırasında size rehberlik edeceğim. Korkacak bir şey yok."
"Bu cihazın adı Endovatör. Sizi güvenle gölün derinliklerine indirecek."

Nalan: "Endositoz mu dedi? Hücreler yabancı maddeleri böyle yutar. Yani bizi hücre gibi içine alıp taşıyacak bir şey mi bu?"

Okan: "Evet o biyoloji dersindeki garip isme benziyor. Endositoz ile elevatörün birleşimi… Böyle bir isim ancak bilim insanlarının hayal gücünden çıkabilirdi."

Dron: "Birazdan platformun ortasında duracaksınız. Ayaklarınızın altında ince bir halka mavi yanacak. O halka yanınca hiç kıpırdamayın."

Okan: "Umarım güvenlidir."

Dron: "İkinci adımda, çevrenizde adaptif hidrojellik kapsül oluşacak. Küre biçimindeki kapsül tamamen kapandığında görüşünüz %99,9 açık kalacak; sanki ince bir camın arkasındaymışsınız gibi, ama cam yok."

Nalan derin bir nefes aldı; kapsülün nasıl hissettireceğini merak ediyordu.

Dron: "Üçüncü adım: Hangarın altındaki dört ana kilit açılacak ve Bardawil’in suyu usulca içeri dolacak. Kılavuz raylar sizi nazikçe aşağı indirecek. İniş hızı: 70 saniyede 67 metre."

"Derinlikte ışık azalacak. 30 metreden sonra kapsülün iç yüzeyi kendi ışığını yayacak; renkler bozulmayacak, gölün gerçek tonlarını göreceksiniz. Balıklar size dokunamayacak ama çok yakından izleyecekler; merak ediyorlar."

Nalan hafif bir gülümsemeyle fısıldadı. "Balıkları izleyeceğiz… Bu güzel bir yolculuk olacak."

Dron: "En altta, göl tabanının hemen altında iris kapısı sizi bekliyor. Kapsül tam ortaya oturacak. Iris kapanır kapanmaz su 11 saniyede boşaltılacak; osmotik pompalar ve vakum hatları sayesinde tek bir damla bile kalmayacak."

Nalan üşüdüğünü hissetti; bunun heyecandan mı yoksa endişeden mi olduğuna karar veremeden dron son maddeyi açıkladı:

"Son olarak, kapsül tepeden aşağı doğru akacak. 3 saniye içinde tamamen çözülecek ve ayaklarınız kuru zemine basacak. Orası artık Bölge 47."

Ses bir an sustu, ardından yumuşak bir tonla ekledi: "Hazırsanız… platform sizi bekliyor."

Nalan kaşlarını çatıp kapıya baktı:
"Dalış hangarı… Demek ki Bölge 47’ye ulaşmak için suyun altına inmemiz gerekiyor."
Okan bir an sessiz kaldı, sonra alçak sesle konuştu:
"Yani buraya kadar yürüdük, ama asıl yol aşağıda… suyun içinde."
Derin bir nefes aldı, gözleri kapıya kilitlendi:
"Evet… ama başka çaremiz yok."
Okan silindiri göğsüne hafifçe bastırdı. İkisi birlikte sessizce platformun ortasına doğru yürüdü.

Nalan ve Okan el ele dairenin tam ortasındaki yuvarlak platforma adım attılar.

Nalan sessizce iç çekti. "Hadi," dedi, "bitsin bu bekleyiş."

Platformun kenarındaki ince halka mavimsi bir ışıkla parladı. Sistem onları tanıdı; başka hiçbir şey sormadı.

Endovatör: "Adaptif kapsül oluşuyor," dedi yumuşak, neredeyse fısıltı gibi bir kadın sesi.

Ayaklarının etrafında zeminden elektro-plazmatik membran yükseldi; nanojel matrisiyle örülmüş elektroaktif polimer lifleri sabun köpüğü gibi titreyerek yoğunlaştı ve ikisinin etrafında şeffaf bir balona dönüştü. Balon o kadar berraktı ki, sanki hiç yokmuş gibiydi. Yalnızca çok yakından bakıldığında havada hafif bir titreşim, suyun içindeki bir damla gibi ince bir dalgalanma fark ediliyordu.

Okan silindiri daha sıkı tuttu.
"Rahat ol, bu gerçekten endositoz gibi. Hücre zarının içeriye aldığı bir damlacık gibiyiz." dedi.

Nalan’a; sesi kapsülün içinde yumuşacık yankılandı.
"Otoduştaki sistemin benzeri. Fakat bu kez su dışarıda kalacak. Bedenimize değmeyecek."

Platformun altındaki kilitler açıldı. Bir an sessizlik çöktü; ardından gölün suyu ağır ağır içeri dolmaya başladı. Kapsül, suyun içinde hafifçe yukarı yükselmek ister gibi oldu, fakat raylar onu nazikçe aşağıya çekti.

Dışarıda balıklar merakla yaklaşmıştı. Aralarından bir caretta caretta, ağır hareketlerle yüzgeçlerini sallayarak kapsüle doğru süzüldü. Burnunu şeffaf yüzeye dokundurunca içeride kısa bir sessizlik oldu.

Okan, içgüdüsel bir merakla parmağını kapsüle uzattı. Parmağı yüzeye değdiği anda balıklar bir anda irkilip geri çekildi; suyun içinde küçük bir dalgalanma oluştu.

Okan istemsizce gülümsedi ve alçak bir sesle söyledi:

"En azından bizi ısırmaya çalışmıyorlar."
Balon aşağı indikçe ışık azaldı. Mavi koyulaştı, laciverte döndü. Derinlik sessizdi; kulaklarında yalnızca kendi kalp atışları vardı.

Altmış metre aşağıda, göl tabanının altında karanlıkta dev bir iris açıldı. Kapsül tam ortaya yerleşti. Iris kapandı, suyun uğultusu kesildi. Birkaç saniye içinde oda boşaldı; su, duvarlardaki görünmez membranlardan çekilip göle geri yollandı. Dalış bitmişti.

Kapsülün üstünde küçük bir çıtırtı duyuldu. Şeffaf zar tepeden başlayarak çatlayıp açıldı, ayaklarının dibine toplandı; sonra sıvı gibi zemine çekilip akıp kayboldu.

Ayakları yeniden kuru ve sert bir zemine bastı. Nalan derin bir nefes aldı. Tuz kokusu gitmiş, yerine temiz, hafif ozon kokan laboratuvar havası gelmişti.

Önlerinde uzun, loş bir koridor uzanıyordu. Duvarlardaki soğuk beyaz ışıklar tek tek, ağır bir ritimle yanmaya başladı. Her yeni ışık, karanlığı biraz daha geri çekiyor, ama aynı zamanda gölgeleri daha keskin hale getiriyordu. Sanki koridor, onları adım adım içine çağırıyor, bekliyordu.

Nalan, nefesini tutarak ilerledi; kalbinin atışını kendi kulaklarında duyabiliyordu. Okan ise gözlerini yanıp sönen ışıklara dikmişti; her bir lambanın açılışı ona gizli bir törenin parçasıymış gibi geliyordu. Koridorun sessizliği, ışıkların sırayla yanışındaki yankıyla birleşince, atmosfer neredeyse kutsal bir gizem kazanıyordu.

Okan silindiri bir bebek gibi tutup ağzını usulca yaklaştırdı: "Uyanma vakti," diye fısıldadı.

Kol kola koridorun sonuna yürüdüler. Kapı zaten aralıktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir