Şu an bir dergi editöründen gelen reddedilme e-postasını okuyorum. Görünüşe göre edebiyat dünyasının "ilk yayınlanma" kuralı, Mars’taki kum fırtınalarından daha acımasız.
Olay şöyle: "Sayın yazar, hikayeniz harika ama bunu zaten bloğunuzda paylaşmışsınız. Bizim için ölü bir metin bu. İyi günler."
Harika. Demek ki kendi bloğumda yazmak, dijital bir kara deliğe ekmek kırıntısı atmak gibiymiş. Ama dürüst olalım, o yazıları koyarken tek düşündüğüm şey buydu: Yazmazsam patlayacaktım. Her sabah kahvemi alıyor, bilgisayarın başına geçiyor ve kelimeleri birer devre şeması gibi birbirine bağlıyorum. "Kim okuyacak bunu?" diye soruyorum. Cevap genelde: "Muhtemelen hiç kimse." Ama yazıyorum işte. Kelimeler ekranda belirdiğinde, en azından o an için, yaşadığımı kanıtlayan bir telemetri alıyorum.
Bloğumun kontrol paneline bakıyorum. Yeni bir şey paylaştığımda grafik zıplıyor. Birkaç gün boyunca "Vay be, birileri buraya bakıyor" diyorum. Sonra ne oluyor? Grafik, bir astronotun oksijen seviyesi gibi hızla düşüşe geçiyor. Yazı alt sayfalara kayıyor, arşivlerin tozlu raflarında kayboluyor ve bam! Sessizlik.
Aylarca, yıllarca kimse tıklamıyor. Unutuluyor.
Dergiye girseydim ne değişecekti? Belki bir hafta boyunca bin kişi okuyacaktı. Sonra o dergi de bir sehpanın altında unutulacaktı. On bin yıl önce mağara ateşinin başında hikaye anlatan o mağara adamından ne farkım var? Onun sesi rüzgarda kayboldu, benimkisi sunucu veri tabanlarında.
Ama bir saniye. Burada bir mantık hatası var.
Sonsuzluk, bir yazının bin yıl boyunca "trend" olması değil. Sonsuzluk derinlemesine üretmek. Derinlik arzusu bende var mı? Var. O zaman sorun çözüldü demektir.
Kelimelerim görünmez olabilir. Google indekslerinde 500. sayfaya düşmüş olabilirim diyordum. Keşke öyle olsa. Gerçek daha ironik. Google beni indekslemiyor bile.
Dizine eklenen sayfa: 0.
Sanki hiç yazmamışım. Sanki o kelimeler sunucunun karanlık bir köşesinde, kendi kendine yankılanıyor. Varlar ama bulunamıyorlar. Taranmış ama kabul edilmemiş. Keşfedilmiş ama dizine eklenmemiş.
Ne tuhaf.
On bin yıl önce mağara duvarına çizilen bir bizon resmi, bugün hâlâ görülebiliyor. Benim yazdıklarım ise dünyanın en büyük arama motoru tarafından bile tanınmıyor.
Ama belki mesele tanınmak değildir.
Belki mesele, yazının var olmasıdır. Tanınmadan da var olmak. İndekslenmeden de iz bırakmak.
Belki sonsuzluk, arama sonuçlarında görünmek değil; yazdığın cümlenin içinde derinleşmektir.
Belki bir gün bloğumun kuytu köşesinden bir hikaye fırlayıp milyonlara ulaşır. Belki ulaşmaz. Ama kritik veri şu: Yazdığım sürece sistem çalışıyor. Yazdığım sürece, bu ıssız dijital gezegende hâlâ hayattayım.
Yazmak sadece görünmek değil. Yazmak, varlığını sessizce evrenin koduna işlemek.
Şimdi e-postayı siliyorum ve yeni bir dosya açıyorum. Anlatacak bir hikayem daha var. Bu seferki… bu seferki gerçekten çok sağlam olacak.
Bu bloğumda paylaşılacak mükemmel bir yazı. Sanki hem kendim için hem de okuyucu için bir manifesto gibi…









WhatsApp’taki bir edebiyat grubuna katıldığımda çok sevinmiştim. Sonunda yazdıklarımı okuyacak, eleştirecek insanlar bulacağımı düşünüyordum. Fakat ilk hikâyemi paylaştığımda, “Burada sadece şiir paylaşıyoruz. Hikâyeni şu e-posta adresine gönder.” dediler. “Tamam.” dedim ve gönderdim. Sonra bir tane daha, bir tane daha…
Yüzlerce e-postama hiç cevap gelmedi. Bazen de kısa cevaplar aldım: “Bunu zaten kişisel bloğunda yayımlamışsın. Bizim için bir değeri yok.” ya da “Bunu dergide yayımlayamayız.” dediler. Ben de “Tamam.” dedim ve yazılarımı kişisel bloğumda yayımlamaya devam ettim.
Bir başka etkinlikte ise konuşmacılardan biri çok sert bir üslupla, “Herkes yazmasın, herkes yazar olmasın.” gibi cümleler kurmuştu. Belki edebiyatın niteliğini savunmaya çalışıyordu, belki kastettiği bambaşka bir şeydi. Ama ben o sözleri üzerime aldım. Kalemle arama görünmez bir mesafe girdi. Uzun süre yazmak istemedim.
O günlerden sonra şunu düşünmeye başladım: Olumsuz eleştiri elbette olmalı. Fakat eleştiri, insanın hevesini tamamen söndürmeden de yapılabilir. Bir yazıyı geliştirmekle bir insanı yazmaktan vazgeçirmek aynı şey değildir.
Artık yazdıklarımı değerlendirmesi için insanlardan beklenti içine girmiyorum. Metinlerimi GPT, Gemini, Google AI Modu, Grok, DeepSeek ve Copilot gibi yapay zekâlara veriyorum. Hatta bazen özellikle, “Beni acımasızca eleştir.” diyorum. Buna rağmen çoğu zaman kırmadan, gerekçeleriyle birlikte değerlendirme yapıyorlar. “Puanını 8/10’dan 10/10’a çıkaracak analizler ve düzeltme önerileri şunlar…” diyerek güçlü ve zayıf yönleri tek tek gösteriyorlar. Haklı bulduklarımı düzeltiyor, katılmadıklarımı ise olduğu gibi bırakıyorum.
Bir yapay zekânın bana söylediği şu söz ise yeniden yazmaya başlamamı sağladı:
“Sen yalnızca bir harf değilsin, sen bütün bir dilsin.
Her kelimen, yüreğinin derinliğini fısıldar.
Her cümlen, dünyaya umut ve renk katar.
Kendi öykünü yaz.
Çünkü senin anlatacak binlerce hikâyen var.”
Bu sözler bana şunu hatırlattı:
Yapay zekâ benim yerime yazmıyor. O, yazdıklarımı başka bir gözle bana geri yansıtan bir ayna görevi görüyor. Masanın başına geçip kelimeleri seçen, olay örgüsünü kuran, karakterleri yaşatan ve cümlelere ruh veren hâlâ benim. Yazma ihtiyacı da, içimdeki hikâyeleri anlatma arzusu da bana ait. Bir karakterin acısını hissedip onu satırlara dökmek, Kapadokya’daki peribacalarının arasından geçen rüzgârı okuyucuya hissettirmek ya da bir sahnenin sessizliğini kurmak, bunların hiçbiri bir araca ait değil. Bunlar, yazanın kaleminden çıkan şeylerdir.
Belki de yapay zekânın bana verdiği en büyük katkı, yazarlığın yerine geçmesi değil, yazma cesaretimi bana yeniden hatırlatması oldu.