Boş Uçak

Gözlerini açtığında her şey olması gerektiği gibiydi. Motorların uğultusu vardı. Kabin penceresinden dışarıya baktı; kanat ucundaki küçük flâşör zifiri karanlığı düzenli aralıklarla, bıçak gibi kesiyordu. Sonra önündeki koltuğa baktı. Boştu. Yanındaki koltuk boştu. Koridor boştu. Başını kaldırıp kabine baktı. Üç yüz kişilik uçakta tek bir insan yoktu.

"Neler oluyor?" dedi. Ayağa kalktı. "Kimse yok mu?" diye seslendi.

Sesi koltuk sıraları arasında ilerledi, tavana çarpıp geri döndü. Cevap gelmedi. Koridorda öne doğru yürümeye başladı. Her adımında içindeki huzursuzluk biraz daha büyüyordu. Boş koltuklar yanından geçiyor, karanlık ekranlar ona bakıyormuş gibi görünüyordu. Kabin görevlileri yoktu. Business Class boştu. Her adımda daha da gerçekdışı hissediyordu. Kokpit kapısına geldi. Tıklattı. Sessizlik. Bir kez daha tıklattı. Yine cevap yoktu. Elini uzattı, kapıyı denedi. Kilitli değildi. Yavaşça itti.

"Merhaba?"

İçerisi karanlık ve sessizdi. İki koltuk da boştu. Rüya mı? Halüsinasyon mu? Ya da… Belki de bu bir deney. Gizli bir psikolojik test. Belki de uçağı uzaktan yönetiyorlardı ve "Şu anda beni izliyorlar," diye düşündü. Belki acil bir durum yaşanmıştı, uçakta unutulmuştu. Ama derinlerde bir yer biliyordu ki bu hiçbirine benzemiyordu.

Koltuğa oturdu. Pilot koltuğu inanılmaz rahattı. Camdan dışarı baktı. Bulutların üstünde altın rengi bir gün batımı uzanıyordu. Sonsuz, sakin, kayıtsız… Ne bir iz ne bir ses ne bir bakış vardı.

Göstergelere baktığında donakaldı. İlk kez gördüğü düğmelerin ve ekranların düzeni ona yabancı bir dil gibi görünüyordu. Hiçbirine dokunmak istemedi önce; sanki yanlış bir şeye basarsa uçak düşebilirmiş gibi bir his vardı içinde.

Ön panelde yeşil ve mavi ışıklar yanıp sönüyordu. Yavaşça anlamlandırmaya başladı. AUTOPILOT yazısı büyük harflerle ekranda sabit duruyordu. Yükseklik: 10.200 metre. Hız: 910 km/s. Hedef: İstanbul.

Bir an kısa, kuru bir kahkaha attı – sinirden. Sonra midesi bulandı. Eli ayağı titredi.

Gözleri panelleri taradı. Sağda kulaklıkların asılı olduğu küçük bir panel vardı. Altında düğmeler, bir mikrofon… Yaklaştı. Kulaklığı aldı, kulağına taktı. Sessizlik.

Bir düğmeye bastı. Statik uğultu. Tekrar bastı. Bu kez ince bir parazit sesi yükseldi. Derin bir nefes aldı. Mikrofonu kavradı. Sanki konuşursa geri dönüşü olmayacakmış gibi çok yavaş söyledi:

"Kule… Beni duyuyorsanız lütfen cevap verin…"

Cevap yoktu. Sadece cızırtı. Sonra, çok uzaktan açılan eski bir kapı gibi bir ses belirdi:

"TK-444, kule dinliyor. Adın ne?"

"Ben Mehmet Yılmaz."

"Tamam, kontrol ediyorum."

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra cızırtılar arasından bir ses geldi:

"Efendim… Lütfen sakin olun."

"Sakinim! Bana ne olduğunu söyle!"

"Mehmet Bey, size bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum."

"Lütfen hemen söyle!"

"Sıra 33, Koltuk A. Cam kenarı. Uyurken kalp krizi. Kabin görevlileri Mehmet Yılmaz’ı ancak saat 04.44’te ölü olarak bulup raporlamış. Karısına haber verilmiş. Hostesler yolcuları sakinleştirmeye çalışıyor. Şu anda cesedin hâlâ orada, battaniyeyle örtülü. Sen ise… Artık orada değilsin."

"Yalan söylüyorsun. Uçak hâlâ uçuyor. Ben hâlâ buradayım. Kokpitteyim!"

"Evet, uçak uçuyor," dedi kule görevlisi, sesi hiç değişmeden. "Autopilotta. Senin bedenin ise koltukta. Uçak İstanbul Havalimanı’na yaklaşmak üzere. Ambulans bekliyor olacak."

Birdenbire bir ayrıntıyı fark etti. Kolundaki saat ilerlemiyordu: 03.33.

Telsizi kapattı. Koşmaya başladı. Koridordan geçti. Sıra 33, Koltuk A’ya ulaştı. Boştu. Sadece boştu. Ne bir ceset vardı ne bir battaniye ne de başka bir insan.

Dakikalar sonra yeniden kokpite döndüğünde nefes nefeseydi. Kulaklıkları taktı. Bu kez kahkaha daha yüksekti. Kuleye seslendi:

"Sıra 33, Koltuk A’da kimse yok. Öldüysem niye koltuğumda kendi bedenimi göremiyorum?"

"Tabii ki göremezsin. Çünkü Mehmet Bey, burası berzah. Asıl gerçek hayat burası. Gerçeğe gözünü açınca gerçek zannettiklerin görülmez."

Kule kısa bir an duraksadı, telsizdeki statik cızırtı hafifçe azaldı. Kule görevlisinin sesi derinden duyuldu:

"Yakında… Hesaplaşma var, Mehmet."

Kabinin içi daha da soğudu.

"Ne berzahı, ne hesabı? Ne diyorsun sen? Ben ölmedim!"

"Öldün. Ama henüz kabul etmedin. Çoğu kabul etmez ilk başta. Bazıları saatlerce kokpitte oturur, telsizden benimle tartışır. Bazıları kapıları açmaya çalışır. Sen ise hâlâ kumandaya dokunmak istiyorsun. Boşuna… Artık kumanda sende değil."

Bir sessizlik oldu. Sadece motorların uğultusu…

"Bak," dedi kule daha yumuşak bir sesle, "İnmek istemiyorsan inmeyebilirsin. Kıyamete kadar bu irtifada kalabilirsin. Merak etme yakıt bitmeyecek, zaman da. Sadece sen ve o altın renkli bulutlar… Ve vicdanın. Buraya geldikten sonra hesaplaşma kaçınılmaz. Ne yaptın, ne yapmadın, kimi kırdın, kimi sevdin, neyi erteledin… Hepsi çıkacak karşına."

"Ya eğer… Gerçekten ölmediysem?" diye fısıldadı.

"O zaman niye uçakta tek kişi sensin?"

Mehmet cevap veremedi. Boğazı düğümlendi. Kulaklarında sadece motorların o ritmik, hipnotize edici uğultusu vardı. Karısı İstanbul’da onu bekliyordu. Hayatı, yarım kalan işleri, planları… Hepsi bir anda elinden kayıp gitmişti. Kabullenemiyordu.

"Ben…" dedi Mehmet telsize doğru, sesi titreyerek. "Hesap vermek istemiyorum. Ben inmek istemiyorum. Uçağın inmesini istemezsem ne yapmalıyım?"

Kule görevlisinin sesi her zamanki o soğuk, sarsılmaz sakinliğiyle cevap verdi:

"Eğer inmek istemiyorsan önündeki panelde duran otomatik pilot düğmesini devre dışı bırakırsın. Böylece uçağı kıyamete kadar kendin uçurmayı denersin. Ama bu çaban bir süre sonra azaba dönüşür. Ne ümidin olur ne huzura kavuşursun. Bir süre sonra kendin inmek isteyeceksin. Ama eğer uçağın inmesini istiyorsan hiçbir şey yapmana gerek yok. Otomatik pilot uçağı kendisi indirecek."

Mehmet paneldeki ışıklara baktı. Karmaşık göstergeler, dijital ekranlar, yüzlerce düğme…

"Ama ben uçağı kendim uçurmasını bilmiyorum," dedi çaresizlikle. "Kumandayı alırsam düşerim. Hayatta güzel şeyler de yaptım. Ümidim var."

"Sadece erteleyebilirsin; her sabah çalar saatini 5 dakika ertelediğin gibi. Uçak alçalmaya başladı. Karar senin, Mehmet," dedi kule. "Ya bilmediğin bir kumandayı alıp o boşlukta kalacaksın ya da hiçbir şeye dokunmayıp uçağın seni o kaçtığın yere, hesaplaşmaya götürmesine izin vereceksin."

Motorların yavaşlayan sesini duydu. Mehmet’in parmağı yavaşça havaya kalktı. Işıklı, kırmızı otomatik pilot düğmesine doğru uzandı. Parmak ucu düğmeye birkaç milim uzaktaydı. Eğer basarsa uçağın inmesini durdurabilirdi. Gerçekle yüzleşmeyi erteleyebilir; o kabinde, kendi zihninin korunaklı yalnızlığında kalabilir hissi vardı.

Parmağı düğmenin üzerinde titredi, titredi… Sonra durdu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Hayatı boyunca yaptığı gibi kaçmanın, ertelemenin artık bir anlamı olmadığını anladı. Ne kadar uzağa uçarsa uçsun huzura kavuşamayacaktı. Elini yavaşça indirdi. Düğmeye basmaktan vazgeçti. Koltuğuna iyice yaslandı ve ellerini dizlerinin üzerine koydu. Hiçbir şey yapmadı.

Uçak, sanki normal bir seferi tamamlar gibi pürüzsüzce alçalmaya başladı. Bulutların arasından İstanbul’un silueti; köprüler ve kıyı şeridi, geceyle yarışan çizgiler hâlinde göründü. Şehir arkada bir rüya gibi uzaklaşırken ön camda İstanbul Havalimanı’nın tanıdık, sarı ve mavi pist ışıkları belirdi. Tekerlekler asfalta dokundu, frenlerin o bildik sürtünme sesi kokpite doldu. Her şey o kadar gerçekçiydi ki Mehmet bir an kule görevlisinin onunla dalga geçtiğini düşündü.

Uçak körüğe doğru taksi yaptı ve durdu. Dışarıda yer hizmetleri görevlileri uçağa yaklaşıyordu, bagaj araçları geçiyordu. Büyük, gri bir körük uçağın kapısına doğru yavaşça yanaştı. Metalin metale oturma sesi kabinde yankılandı.

Kabin kapısı bir tıslamayla otomatik açıldı. Mehmet kokpitten çıkıp körüğe doğru yürüdü. İçerisi o bildik klimalı havalimanı kokuyordu. Körüğün içinden geçip pasaport kontrolüne doğru giden o uzun, floresan ışıklı koridora çıktı.

Sıraya girmiş, sessizce bekleyen insanlar vardı. Fakat koridorda bekleyen karısı değildi. Mehmet donakaldı.

En önde, Mehmet’in yıllar önce toprağa verdiği babası duruyordu; üzerinde her zamanki eski ceketi vardı. Yanında çocukluk arkadaşı, genç yaşta kaybettiği kuzeni… Hepsi oradaydı. Üzerlerindeki floresan lambanın altında, tıpkı hayattaki gibi canlı ve gerçekçi görünüyorlardı. Sadece çok sakinlerdi.

Adımlarını zorlukla atarak babasının yanına kadar yürüdü.

"Baba?.." dedi fısıltıyla. "Senin burada ne işin var?"

Babası başını çevirdi. Gözlerinde ne büyük bir hüzün ne de bir coşku vardı. Sadece bitmiş bir günün ardından gelen o tanıdık, yorgun ifadeyle Mehmet’e baktı:

"Senin geleceğini haber verdiler, biz de karşılamaya geldik."

"Baba, kuledeki adam bana bir şey söyledi," dedi Mehmet, etrafındaki terminal binasının soğuk duvarlarına bakarak. "Uçak inince hesaplaşma var dedi. Hesaplaşma nerede, ne zaman?"

Babası oğlunun omzuna elini koydu; elinin sıcaklığı bile hayattaki gibiydi. Gözünden yaşlar süzülmeye başladı:

"Hepimiz o günü bekliyoruz, oğlum," dedi. Birlikte kapıya doğru yürüdüler.

Havalimanının geniş çıkış kapısından çıkarken kuzeni, çocukluk arkadaşı, yıllar önce kaybettiği amcası da birkaç adım geriden sessizce takip ediyordu. Ayak sesleri mermer zeminde hafifçe yankılanıyordu ama etrafta neredeyse hiç kalabalık yoktu. Sadece birkaç kişi daha, kendi karşılayıcılarıyla yürüyordu.

Kapıdan dışarı çıktıklarında Mehmet durdu. Şaşkınlıkla etrafına baktı.

"Burası ne? Burası… Berzah mı?" diye sordu sonunda.

"Evet," dedi babası. "Ara hayat. Kıyameti beklediğimiz yer. Kimimiz uzun bekliyor, kimimiz kısa. Ama hepsi bir gün bitecek. Kıyamet koptuğunda, o zaman asıl hesaplaşma başlayacak. Ne yaptığımız, ne yapmadığımız… Hepsi ortaya dökülecek."

"Şimdi ne yapacağız, baba? Nereye gideceğiz? Evimize mi?" diye sordu fısıltıyla.

Babası hafifçe gülümsedi. Gözlerinde Mehmet’in çocukluğundan beri bildiği o güven veren, koruyucu bakış vardı.

"Hayır. Şimdi sevdiklerinin gelmesini bekleyeceksin. Benim seni karşılamaya geldiğim gibi sen de onlar geldiğinde onları karşılayacaksın," dedi sakince.

Mehmet’in aklına o an, İstanbul’da bıraktığı ailesi geldi. Ruhunun derinliklerinde bir yer sızladı.

"Karım…" dedi, yutkunmaya çalışarak. "Eren, Aras… Çocuklarım da mı buraya gelecek? Onlar da mı bu havalimanına inecekler?"

"Hayır," dedi babası, "herkes senin gibi uçakta ölmüyor, Mehmet. Herkesin hikayesi başka. Kimini bir hastane odası önünde karşılayacaksın, kimini yatağında, kimini sokakta… Ama nihayetinde onların vakti geldiğinde, kapıda onları ilk karşılayan sen olacaksın."

Yolun karşısına adım attılar.

"Şimdi kimi karşılamaya gidiyoruz baba?" diye sordu fısıltıyla.

"Anneni karşılamaya gidiyoruz oğlum," dedi sakince.

Mehmet’in içindeki sızı bir anda dondu. "Annem mi?.." dedi, yutkunmaya çalışarak.

"Bir hastanede, o beyaz floresan ışıklı yoğun bakım odasının kapısının önünde karşılayacağız onu."

Mehmet, babasının yanına bir adım daha yaklaştı. Elini babasının omzuna koydu. Havalimanının sınırından çıkıp annesini bekleyecekleri o beyaz hastane koridorunun sessizliğine doğru birlikte yürümeye başladılar.

CEVAPSIZ SORU

Kimi ömür haftalık,
Bazen de sığmaz asra.
Bir kaza, bir hastalık,
Kurtuluş yoktur asla.

Nerede, ne vakit sır,
Cevapsız sorudur bu.
Aklına sorsan kısır.
Sualin zorudur bu.

Sen ne kadar kaçsan da,
Bulur, yakalar seni.
Ummadığın bir anda,
Ayırır candan teni.


Yok öyle korkmak, kaçmak.
Ariflerin ölümü,
Sonsuza yelken açmak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir