Ahid Sandığının Sırrı

İlahi adaletin terazisi, insan aklının kavrayamayacağı kadar gizemli ve ağırdır. M.S. 570 yılında Mekke üzerine yürüyen Hristiyan Ebrehe’nin ordusunu ebabil kuşlarının attığı pişmiş çamur taşlarıyla çiğnenmiş ekin tarlasına çevirip putlarla dolu Kâbe’yi koruyan mutlak irade; M.Ö. 586 yılında, içinde Kutsal Hazine’yi ve Ahit Sandığı’nı barındıran Süleyman Mabedi’nin pagan bir hükümdar tarafından çiğnenmesine, taş taş üstünde kalmayacak şekilde yıkılmasına müsaade etmişti.

Neden? Neden Kâbe korundu da bizzat Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği, rivayetlere göre cinlerin de yapımında çalıştığı o muazzam mabet putperest Babil’in ateşinde kavruldu?

Cevap, semavi kelamların satır aralarında ve Kudüs’ün kanla sulanmış sokaklarında gizliydi. İsrailoğulları, kendilerine gönderilen hidayet rehberlerini, hakkı haykıran yüzlerce peygamberi zindanlara atmış, testerelerle biçmiş ve kanlarını mabedin avlusuna akıtmıştı. İlahi adalet, putperest Babil Hükümdarı Nebukadnezar’ı bir kurtarıcı olarak değil, yoldan çıkan bir kavme gönderilmiş bir ceza kamçısı olarak seçmişti. Kutsal metinlerin diliyle, müfessirlerin önemli bir kısmına göre İsra Suresi 5. ayette geçen "Üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik…" ifadesinin muhatabı Nebukadnezar’dı. O, bozguncu bir kavmi cezalandırmak için gönderilmişti. Tanrı putperest bir kulun tarafını tutmuyordu; Tanrı, kendi adını kirleten, adaleti unutan ve peygamber kanı döken zalim bir halka, başka bir zalim eliyle en büyük dersi veriyordu. Kur’an-ı Kerim’de adı açıkça zikredilmese de Yahudi tarihinin en büyük tanığı, İslam tarihçilerinin bir kısmının peygamber olarak kabul ettiği Yeremya, işte bu felaketin canlı şahidiydi.

Yeremya, günlerdir Kudüs’ün tozlu ve kalabalık caddelerinde adeta bir hayalet gibi dolaşıyordu. Üzerindeki eski hırkası, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleri ve kederden bükülmüş beliyle, şehrin refah içinde yüzen zenginlerine ve kibirli din adamlarına bakıyordu. Çarşılarda, Süleyman Mabedi’nin o haşmetli avlularında, köşe başlarında duruyor ve avazı çıktığı kadar aynı sözleri haykırıyordu:

"Tanrı’nın yolundan saptınız! Kendi kardeşinizin kanını emdiniz, adaleti pazarlarda sattınız, sizi uyarmaya gelen peygamberleri katlettiniz! Zulmü çoğalttınız ve şimdi mabedin duvarlarına sığınarak kurtulacağınızı sanıyorsunuz!"

Ama Kudüs halkı kulaklarını onun bu feryadına kapamıştı. Ticaretine devam eden tüccarlar alaycı gözlerle onu süzüyor, sarayın muhafızları öfkeyle üzerine yürüyor, sokaktaki çocuklar arkasından taş atıyordu. Yeremya’nın gözleri yaşla doluyor, kalbi bir cam gibi çatlıyordu. Biliyordu; bu sağır sessizlik, gelecek olan o dehşetengiz tufanın habercisiydi. Felaket artık kaçınılmazdı.

Bir akşamüstü sarayın yüksek kapısının önünde, Kral Sedekiya’nın ve maiyetinin görebileceği bir yerde durdu. Sesini son bir umutla yükseltti:

"Babil’e karşı çıkmayın! Kibrinizi ayaklar altına alın. Her yıl küçük bir fidye verin, Nebukadnezar’a boyun eğin ki bu kutsal şehir ayakta kalsın! Tanrı’nın iradesi ve hükmü budur. Eğer direnirseniz, kuzeyden gelen o acımasız kral surlarınızı yıkacak, çocuklarınızı kılıçtan geçirecek ve evinizi başınıza yıkacak!"

Sarayın balkonundan bakan soylular, tapınağın kibirli kohanimleri ve levilileri öfkeyle haykırdılar:

"Sen hain misin Yeremya? Babil’in casusu musun? Biz Süleyman’ın soyuyuz, biz bağımsız olacağız! Babil’in putperest kralına asla boyun eğmeyeceğiz. Tanrı kendi evini korur!"

Kral Sedekiya bile, "Babil’in ordusu o kadar uzaklardan kalkıp buraya gelmez. Bunlar boş korkular. Tanrı kendi evini korur," deyip penceresini kapattı; onun acı gerçeklerle dolu uyarılarına kulaklarını tıkadı. Yeremya, kalabalığın arasında yapayalnız kaldı. Çaresizlik içinde hırkasına sarındı, gözyaşları yanaklarından süzülürken Kudüs’ün o aşılmaz sanılan devasa taş duvarlarına baktı. Biliyordu ki Babil ordusunun devasa mancınıkları ufukta belirdiğinde, oynadıkları bu kumar kaybedilecek ve kibirli Kudüs’ün kaderi kan ve ateşle mühürlenecekti.

Ve o gün çok yakındı…

Ve kuşatma başladı. Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Otuz ay boyunca Kudüs açlıkla kavruldu. Çocukların ağlaması sokaklarda yankılandı, ekmek kırıntısı için kavga edenler oldu. Açlık öyle büyüdü ki akıl sağlığını kaybeden anneler en korkunç şeylere başvurmak zorunda kaldı. Yeremya’nın uyarıları artık birer kehanet değil, acı bir gerçekti.

Kudüs, M.Ö. 586 yılının o meşum gününde, kendi tarihiyle birlikte yanıyordu. Babil İmparatoru Nebukadnezar’ın devasa koçbaşları ve mancınıkları şehrin asırlık taş duvarlarını dövdükçe, Süleyman Mabedi’nin üzerinde yükselen gökyüzü kızıl ve siyah bir dumana boğulmuştu. Sokaklar feryatlarla, kılıç şakırtılarıyla ve yaklaşan kıyametin uğultusuyla çalkalanıyordu.

Ancak Tapınak Dağı’nın altındaki derin, loş salonlarda, dışarıdaki cehennemden çok daha ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu. İsrailoğullarının ileri gelenleri, kohanimler ve levililer, gözlerini tek bir noktaya dikmişlerdi: Ahit Sandığı. Akasya ağacından yapılmış, içi ve dışı saf altınla kaplı, üzerindeki iki kerubim meleğinin kanatlarıyla Tanrı’nın varlığını simgeleyen o kutsal emanet, titreyen meşale ışıklarının altında parıldıyordu. Düşman kapıdaydı ve Tanrı’nın kelamını, On Emir levhalarını taşıyan bu sandık asla putperest Babil’in eline geçmemeliydi.

Kral Sedekiya, mabedin en mahrem odasında, etrafını saran sadık adamlarına doğru ilerledi. Yüzü sararmış, gözleri uykusuzluktan ve çaresizlikten çökmüştü ama sesindeki kararlılık hâlâ taze bir yara gibi sızlıyordu. Fısıldayarak konuştu, ancak sesi taş duvarlarda yankılandı:

"Sandığı korumak, bu dünyadaki son nefesimize kadar bizim görevimizdir. Şehir düşebilir, surlar yıkılabilir… Ama eğer Ahit Sandığı Babil’in eline geçerse, halkımızın ruhu da sonsuza dek esir olur. Onu buraya, bu toprağa yâd ellerin dokunamayacağı bir yere saklamalıyız."

Kohanimler ile levililer başlarını salladı. Mabedin zeminindeki devasa, gizli bir taş plaka ağır zincirlerin gıcırtısıyla yerinden oynatıldı. Altından, Kudüs’ün derinliklerine, adeta yeraltı dünyasına uzanan karanlık tüneller açıldı.

Dört güçlü muhafız, sandığın altın halkalarından geçen tahta kolları omuzladı. Adımları ağır, yürekleri daha da ağırdı. Nemli, soğuk taş koridorlarda ilerlerken arkalarında bıraktıkları Kudüs’ün çığlıkları yavaş yavaş boğuk bir uğultuya dönüştü. Tünelin sonu, şehrin surlarının uzağındaki kör bir yamaca, zifiri karanlık bir geceye açılıyordu. Mağaradan çıktıklarında önlerinde bilinmezlik, arkalarında ise ölümün kokusu vardı.

Ancak Babil ordusu sadece kaba kuvvetten ibaret değildi. Kudüs’ün surlarını aşan askerler, sarayın kapılarını kırarak içeri doluştular. Fakat taht odası boştu; Kral Sedekiya çoktan gizli tünellerden kaçmıştı.

Nebukadnezar’ın casusları, kralın izini sürmek için halkı sorguya çektiler. Çaresiz Kudüs halkı, açlığın ve korkunun pençesinde, işkenceler karşısında suskun kalamadı. Bazıları gizli geçitlerden bahsetti, bazıları Ahit Sandığı’nı taşıyan kralın kaçış yönünü fısıldadı. Bu sözler Babil iz sürücülerinin kulaklarına ulaştığında, gecenin karanlığında birer kurt gibi Sedekiya’nın ve Ahit Sandığı’nı taşıyan muhafızların peşine düştüler…

Günlerce yürüdükleri bir gecenin ilerleyen saatlerinde, taşlık arazide yankılanan at nalları ve zırh sesleri, kaçanların arkasından yaklaşan bir felaketin habercisi oldu. Sedekiya arkasına döndüğünde, tepelerin ardında parıldayan Babil meşalelerini gördü. Yakalanmaları an meselesiydi. Kral, sandığı taşıyan muhafızlara döndü. Gözlerinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı; sadece tarihi bir teslimiyetin ağırlığı okunuyordu.

"Durun!" dedi kısık bir sesle. "Daha fazla gidemeyiz. Sandığı gömün! Onu bu toprağın bağrına emanet edin. Biz ölsek, zincire vurulsak da o yaşamaya devam etmeli!"

Muhafızların aceleyle kazdıkları derin çukurun başında Kral Sedekiya elini kaldırdı. Sesi titreyerek, "Yeterli," dedi. "Onu karanlığa teslim etmeden önce… Son bir kez."

Titreyen ellerini, iki kerubimin kanatlarının gölgelediği altın kapağın üzerine koydu. Parmakları yılların ağırlığını hissediyordu. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Sonra kapağı ağır ağır kaldırdı. Meşale ışığı, sandığın içindeki iki taş levhanın üzerine düştü. Yüzyıllardır saklanan ilahi kelam, karanlığın içinde sessizce parlıyordu. Kimse konuşmadı.

İçinde kilitli olan şey, bir İsrailli için gurur değil, ulusal utanç getiren üç nesneydi. İlki, bir kap manna (kudret helvası) idi; halkın ilahi yiyecekten şikâyet ettiğinin ebedi bir hatırlatıcısı olarak saklanıyordu. Nankörlüğün kanıtıydı. Yanında Harun’un asası vardı; sadece eski bir tahta parçası değildi, liderliğini kesin olarak kanıtlamak için bir mucize gösterdiği, isyan edenlerin yeryüzü tarafından yutulduğu o korkunç günün hatırasıydı.

Sedekiya ellerini levhalara doğru uzattı. İçlerinden biri çatlaktı. Çatlağın derin çizgisi, taşın üzerinde bir yara gibi duruyordu. O an, Musa’nın Sina Dağı’ndan indiğinde halkın altın buzağıya tapındığını görüp öfkeyle levhaları yere fırlattığı günü hatırladı. İşte o kırılışın izi, hâlâ bu taşın üzerinde yaşıyordu.

Parmakları levhaya birkaç parmak kala durdu; dokunamadı. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü, başını öne eğdi. Gözlerinden süzülen tek damla yaş, altın sandığın kenarına düştü. Altının üzerinde ağır ağır ilerledi, sonra usulca içeri süzüldü.

"Rabbimiz…" diye fısıldadı. "Bizi affet…" Sözleri karanlığın içinde kayboldu.

Muhafızlardan en gencinin sesi titriyordu:

"Efendim… Bir gün… Gömdüğümüz yere geri dönecek miyiz?"

Sedekiya uzun süre cevap vermedi. Sonra gence döndü, elini onun omzuna koydu:

"Biz dönemeyebiliriz evlat. Belki çocuklarımız…" Bir kez daha sustu. "Belki onların çocukları…"

Uzakta bir boru sesi duyuldu; Babil ordusu yaklaşıyordu. Başını eğdi:

"Kapatın."

Kapağın kapanırken çıkardığı tok ses, sanki yalnızca sandığı değil, bir devri de mühürledi. Sedekiya eğildi, avuçlarına bir miktar toprak aldı. Bir süre avuçlarının içinde tuttu, sonra yavaşça sandığın üzerine bıraktı:

"Rabbimiz, emanetini biz koruyamadık, toprağa emanet ediyoruz."

Muhafızlar kürekleri ellerine aldı. Her toprak darbesiyle Ahit Sandığı biraz daha görünmez oluyordu. Kerubimlerin kanatları üzerine toprak atılırken kohanimler ve levililerin dudaklarından dökülen son dualar rüzgara karıştı. Sonunda altın sandığın son parıltısı da toprağın altında kaldı. Üzeri taşlarla örtüldü, çalılar yerleştirildi, ayak izleri silindi. Bir süre sonra orası, diğerlerinden farksız, sıradan bir yamaçtan ibaretti.

O günden sonra Ahit Sandığı’nı bir daha gören olmadı.

Saniyeler sonra Babil askerleri karanlığın içinden birer karabasan gibi sıyrılıp etraflarını sardı. Zincirler takıldı; gözleri yaşla dolu kadınlar ve çocuklar, yorgun düşmüş yaşlılarla birlikte Babil’in yollarına sürüldü. Aylarca yürüdüler. Her adımda Kudüs’ün taş sokakları biraz daha uzaklaştı, her adımda Süleyman Mabedi’nin hatırası biraz daha silindi. Babil Sürgünü, İsrailoğullarının ruhuna kazınan en ağır yara oldu.

Kudüs’ün fatihi, acımasız Babil Hükümdarı Nebukadnezar’ın huzuruna çıkarıldıklarında, zafer sarhoşu bir ordunun vahşi çığlıkları altındaydılar. Nebukadnezar tahtında bir tanrı gibi oturuyordu. Gözleri öfke ve kibirle parlıyordu. İstediği tek bir şey vardı: Mabedin en büyük hazinesi, İsrailoğullarının gücünün kaynağı olan o sandığın yeri.

Sedekiya diz çökmeyi reddetti. Nebukadnezar’ın işaretiyle, önce Kudüs’ün ileri gelenleri, sonra oğulları tek tek kılıçtan geçirildi. Çığlıklar sarayın duvarlarında patlarken Sedekiya’nın yüreği dağlandı ama dudakları kilitli kaldı. Hemen ardından, celladın kızgın demiri Sedekiya’nın gözlerine indi. Dünyası sonsuz bir karanlığa gömülmeden önce gördüğü son şey, oğullarının kanıydı. Belki de bu tarifsiz işkencelerin tek bir sebebi vardı: Sandığın yerini söyletmek. Ama Sedekiya sustu. Sırrı, kör gözlerinin ardındaki karanlığa gömdü.

Ve yıllar sonra Kudüs’ü yıkan o zalim kral, Tanrı’nın gazabıyla aklını yitirdi. Çayırlarda bir hayvan gibi otladı, böğürdü; saçları kartal tüyü gibi uzadı, tırnakları kuş pençesi gibi oldu. İnsanların gözünde artık bir kral değil, bir mahluktu. Tarih bir kez daha gösterdi: "Zâlim, Allah’ın kılıcıdır; onunla intikam alır, sonra döner o zâlimden de intikam alır."

Yüzyıllar boyunca kulaktan kulağa fısıldanan efsaneler türedi. Bazıları ahid sandığını toprağa hiç değmediğini, Babil askerleri yaklaşırken bizzat Tanrı’nın eliyle göğe kaldırılıp korumaya alındığını söyledi. Bazıları ise o meşum gecede kaçanların yönünün aslında güneye değil, kuzeye, Taberiye Gölü kıyılarına doğru olduğunu fısıldadı. Belki de sandık, o ağır metal ve altın gövdesiyle gecenin karanlığında gölün durgun, soğuk sularına bırakılmış, dalgaların arasında sonsuz bir uykuya dalmıştı.

Kudüs düştü, Babil surları yüzyıllar sonra yerle bir oldu, imparatorluklar tarihin tozlu sayfalarından silinip gitti. Ama Ahit Sandığı’nı kaplayan altının sırrı, Babil’in o şaşaalı ihtişamıyla birlikte yok olmadı. O sır; toprağın derinliklerinde, göğün bilinmezliğinde ya da bir gölün karanlık sularında hâlâ nefes alıyor. Ve insanlık, binlerce yıldır aynı sorunun cevabını bekliyor:

Bir gün, zamanın sonu geldiğinde, o kutsal sandık yeniden ortaya çıkacak mı?

Altın ölümsüz bir tanıktır; hiçbir imparatorluğa sonsuza dek ait olmaz. Bir zamanlar Nil kıyılarındaki firavunların hazinelerini süsleyen altınların bir kısmı Mısır’dan ayrılışı sırasında İsrailoğullarının elline geçti. Nebukadnezar, Kudüs’ün taş duvarlarını yıkarken mabedin içindeki altın kaplamaları, kutsal eşyaları ve hazineleri söküp Babil’e taşıdı. Süleyman’ın mabedini süsleyen altın, artık Babil’in asma bahçelerinde ve saraylarında parlıyordu. Babil’in hazineleri Perslerin kasalarına geçti. Perslerin altınları Yunanlıların ganimetlerine, oradan Roma’nın ihtişamına karıştı. Roma’nın mirası Bizans’a, Bizans’ın hazineleri Osmanlı’ya, Osmanlı’nın emaneti ise Türkiye’ye devroldu. Ve binlerce yıl boyunca eritilip yeniden dövülerek halkın ellerine dağıldı.

Belki bugün yastık altındaki bir cumhuriyet altınında parlayan zerre, bir zamanlar Süleyman Mabedi’nin kaplamasında, Karun’un hazinesinde ya da Nebukadnezar’ın ganimetlerinde parlıyordu. İmparatorluklar yıkıldı, krallar öldü, şehirler kül oldu… Ama altın değişmedi; değişen yalnızca ona sahip olduğunu sanan insanlardı. Kendini tanrı zanneden tüm krallar öldü fakat sahip oldukları altınları hâlâ yaşıyor. Sessizce, bizim yastık altımızda bile.

Tarihin sustuğu yerde, şairler konuşur. Bir şairin dediği gibi ;

Tüm saraylar çökecek…
Her yükselişin sonu yuvarlanış.
Ayrılık vuslatın gölgesi, baharın kış.
Hepimiz toprağa karışacağız,
Dallardan dökülen meyveler gibi.
Ve zaman, mermeri kemiren ağız.
Neden başkaları için yas tutmak?
Talihine ağla ağlayacaksan.
Hayat bir su gibi akıp gidecek,
Korkuyla yumulan avuçlarından.
Güneş doğar sevinirsin,
Sevinirsin güneş battı diye.
Şaşkın!
Doğan güneş değil acılar,
Batan güneş değil hayatın.
Kar yağar, içine su serpilir.
Kanında aşk tomurcuklaşır her bahar,
Her yaz, ümitle ürperir için.
Senden bir parçadır her geçen mevsim,
Düşünmezsin.
Dallar gibiyiz,
Okyanusta yüzen sallar gibi.
Dalgalar kavuşturur bizi, dalgalar ayırır;
Ağlamak neye yarar?
Dalgalar kör, dalgalar sağır…
Hayat bir ırmağa benzer kardeşim,
Meçhul ülkelere akan ırmağa.
Nerede kahramanlar, nerede âlimler?
Bütün kervanların geçtiği yol tek.
Biz de, aynı yolun yolcularıyız…
Neden canan öldü diye dövünmek!..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir