SIFIR NOKTASI 21: Uçurum

Annesinin yıllar önce yazdığı, sayfaları sararmış hatıra defterindeki son cümleyi okuduğunda sesi düğümlendi. Defteri tutan parmakları hafifçe titredi. Bir şey söylemedi; sadece sararmış sayfalara işlenmiş mürekkebe bakmayı sürdürdü. Sonra Fetih, neredeyse bir fısıltı kadar kısık bir sesle konuştu:

"Doruk…"
"Efendim abi?"
"Annemin bana ne söylediğini şimdi hatırladım."

Doruk, abisinin yüzüne yerleşen o ağır yorgunluğa bakakaldı:

"Ambulansın geldiği o gece mi? Ne hatırladın? Ne söylemişti?"

Fetih gözlerini defterden kaldırmadan, sesindeki o hüzünlü netlikle konuştu:

"Sonunda kavuşmak varsa, beklemek güzeldir."

Karavanın içine ağır, nefessiz bir sessizlik çöktü. Fetih defteri yavaşça kapattı ve dışarı çıktı. Karavanın arkasına takılı motosikleti birkaç pratik hamleyle yere indirdi. Doruk endişeyle kapıda belirdi.

"Abi…" dedi. "Nereye gidiyorsun?"

Fetih cevap vermedi. Kaskını takıp motosikletine bindi. Marşa basmasıyla motorun mekanik homurtusu gecenin sessizliğini bıçak gibi yardı; farın keskin huzmesi karavanın önündeki taşlı yolu aydınlattı. Fetih gazı kökledi ve motosiklet birkaç saniye içinde karanlığın içinde gözden kayboldu.

Göreme’nin sert ve gri virajlarını ölüme meydan okurcasına, neredeyse hiç frene dokunmadan dönüyordu. Motorun ritmik homurtusu vadilerin derin sessizliğini parçalıyor ama Fetih bunların hiçbirini duymuyordu. Otuz yıl öncesinin mavi kırmızı ambulans ışıkları bir an olsun gözlerinin önünden gitmiyordu. Bir sedye, çaresizlikten küçülmüş babası, beş yaşındaki o çocuk ve kulaklarında hâlâ çınlayan o son söz: Sonunda kavuşmak varsa, beklemek güzeldir.

Gazı biraz daha açtı. Göreme’nin cılız ışıkları geride kalmış, yol mutlak bir karanlığa gömülmüştü. Nereye gittiğini bilmiyordu. Zaman mefhumunu yitirdiği bir sürüşün ardından başını kaldırdığında kendini Âşıklar Tepesi’nde buldu.

Motosikleti durdurdu. Motor sustu, far söndü. Bir anda her yer ürpertici bir sessizliğe büründü. Kaskını çıkarıp bir süre selenin üzerinde oturduktan sonra indi ve uçurumun kenarına doğru yürüdü. Ay ışığı, ayaklarının altındaki taşların üzerine soluk bir gümüşlük bırakıyordu.

Fetih uçurumun tam kenarında durup aşağıya baktı. Hiçbir şey seçilemiyordu; aşağısı dipsiz bir karanlıktı. Gözlerini o hiçlikten ayırmadan dakikalarca öylece bekledi.

Tam o sırada, arkasından pürüzsüz bir kadın sesi duyuldu:

"Uçuruma uzun süre bakma. Çünkü uçurum seni içine çağırır."

Fetih’in nefesi kesildi. Ses o kadar yakındı ki… Bir süre kıpırdayamadı. Kalbinin göğsünde gümbürdeyen atışlarını dinledi. Yavaşça arkasını döndü.

Kimse yoktu.

Sonra uzaklaşan hafif, ritmik bir hışırtı duydu. Başını sesin geldiği yöne çevirdi; fakat hızlı adımlarla uzaklaşan silüet rüzgârın uğultusunda çoktan kaybolup gitmişti.

Karanlığa doğru dudakları çaresizce aralandı:

"Anne…"

Cevap gelmedi. Sert bir rüzgâr uçurumun dibinden aniden yükselip yüzünü yaladı. Gözleri ufuk çizgisine kaydı; doğuda beliren ilk pembemsi kızıllık, güneşin doğmak üzere olduğunu müjdeliyordu.

Vadinin derinliklerinden cılız bir ışık yükseldi. Önce tek bir parıltı, sonra bir tane daha… Ardından karanlığın içinden devasa gölgeler yükselmeye başladı. Her alev patlaması onları bir anlığına görünür kılıyor, sonra yeniden geceye gömüyordu. Gecenin son karanlığı çekilirken, Göreme’nin balonları birer birer gökyüzüne süzülüyordu.

Az önce kapkara ve tekinsiz görünen vadi, şimdi gökyüzüne tırmanan ışıklarla dolmaya başlamıştı. Balonlar yükseldikçe gökyüzü genişliyor, karanlık gerisin geri çekiliyordu. Gözlerini bir süre gökyüzündeki o parıltılardan ayırmadı. Tam o sırada sabah ezanı yükseldi. Hiçbir şey söylemeden, gözlerindeki yaşlarla bu muazzam uyanışı izledi. Annesinin defterindeki o son cümle yeniden kalbine dokundu: Sonunda kavuşmak varsa, beklemek güzeldir.

Yavaşça arkasını döndü, motosikletine doğru yürüdü. Kaskını taktı ve motoru çalıştırdı. Bu kez gazı köklemedi. Motosikleti sakince yola çıkardı. Arkasında, sabahın ilk ışıklarıyla gökyüzünü boyayan rengârenk balonları bırakarak, karavana, kardeşinin yanına doğru sürmeye başladı.

Doruk, uykusunun en derin yerinde tanıdık bir gürültüyle irkilerek gözlerini açtı. Dışarıda motor sustu. Ardından karavanın kapısı gıcırdayarak açıldı.

Doruk yarı uykulu başını kaldırdı, gözlerini ovuşturdu.

"Abi? Nereye gittin?"

Fetih bir an durdu.

"Âşıklar Tepesi’ne gittim. Balonları seyrettim."

Doruk başka bir şey sormadı. Başını yastığa bıraktı.

Fetih ceketini çıkarıp yatağına uzandı. Balonların yükselişi ve muhteşem gün doğumu hâlâ gözünün önündeydi. Fısıldayarak konuştu:

"Biz de balona binelim."

Doruk cevap vermedi, çoktan uykunun kollarına bırakmıştı kendini. Fetih de arkasını döndü ve huzurlu bir uykuya daldı.


BİR AY SONRA…

Güneş, vadinin keskin sırtlarını altın sarısına boyuyordu. Gökyüzü lekesiz, rüzgâr kararlıydı. Doruk altmışıncı uçuşundaydı. Son hafta kanat, sırtında taşıdığı bir kumaş değil, bedeninin bir uzantısı gibiydi. İplerin gerginliği, rüzgârın göğsüne vurması, varyometrenin o ritmik şarkısı… Havada her şey kusursuzdu.

Gevşedi. Sırtını harnese yaslayıp derin bir nefes aldı.

O anda telsizin cızırtısı sessizliği yırttı:

"Sağ A kolondan kapat."

Doruk’un omuriliğinden buz gibi bir ürperti geçti. Zihni bir an bu komutla savaştı.

"Ne?"

"Duyduklarını ikiletme evlat. Sağ A kolonu tut ve kararlıca çek."

Doruk yutkundu. Elini sağ kolona uzattı. Parmakları gergince kenetlendi. Bir an tereddüt etti, ardından kolonu göğsüne doğru sertçe asıldı.

O an, dünyası altüst oldu.

Yırtıcı bir hışırtı gökyüzünü yardı. Kanadın sağ tarafı sanki dev bir avuçla sıkılmış gibi çöktü, kendi içine doğru katlandı. Yüzey alanının yarısı bir anda yok olmuştu. Varyometrenin şarkısı kesildi; yerini iplerin çırpınan, ıslıklı çığlığına bıraktı.

Doruk’un midesi derin bir boşluğa düştü. Kanat, açık kalan sol kanadın ağırlığıyla anında sağa kaydı ve kendi etrafında dönmeye başladı.

"Sağ taraf kapandı. Sakin ol," dedi Asım Hoca. Sesi buz gibi soğukkanlıydı.

G-kuvveti Doruk’u yana bastırdı. Göreme aşağıda delice dönüyordu: Peri bacaları, kayalıklar, vadinin tabanı, gökyüzü, sonra yeniden kayalıklar… Panik zihnini esir aldı. Refleksle dönen tarafa, yani sağ frene yüklendi.

Kanat bir anda sarsıldı. Dönüş kontrolden çıkmaya, iplerdeki gerilim boşalmaya başladı. Kanat spini tetikleyecek o tehlikeli çizgiye dayandı.

"Freni bırak!"

Asım Hoca’nın telsizdeki sesi ilk kez bir emrin sertliğiyle patladı.

"İç taraftaki freni bırak! Spine giriyorsun!"

Doruk sağ elini hemen bıraktı. Kanat savruldu ama en azından fırıldak gibi dönmeyi kesti. Yine de irtifa hızla eriyordu. Kalbi göğüs kafesini patlatacak gibi çarpıyordu.

"Hocam, kanadı hissedemiyorum!"

"Kanadı değil, uçuş yönünü takip et! Ağırlığını açık tarafa ver. Sol tarafı kontrol et!"

Doruk nefes almayı unutmuştu. Bütün gövdesiyle sola, sağlam kalan kanadın altına doğru yattı. Sol frene yumuşak bir baskı uyguladı. Kanat bir an yalpaladı, başı boş dönme hırsı kırıldı. Düz uçuş rotasına yakın bir hatta girmeyi başardı ama sağ taraf hâlâ ezik bir yaprak gibi kapalı duruyordu.

"İyi. Şimdi bekle."

Doruk gözlerini fal taşı gibi açmış, aşağıda hızla büyüyen kayalıklara bakıyordu.

"Ne kadar?"
"Kanat kendi kendine açılacak."
"Ya açılmazsa?"
"Açılacak."

Aklı buna inanmak istemiyordu. Rüzgâr kaskının vizöründe ıslık çalıyor, zemin korkunç bir hızla yaklaşmaya devam ediyordu.

"Hocam ya açılmazsa?"
"Doruk!"

Telsizden gelen o tek kelimelik nida, Doruk’u şoktan çıkardı:

"Dinliyorum hocam!"
"Kanadı sen uçuruyorsun, o seni değil!"

Doruk kanada bakarak saniyeleri saydı.

Bir…
İki…
Üç…

Sağ taraftan tok, patlamayı andıran bir kamçı sesi yükseldi. İçeri hücum eden hava, kapanan hücreleri tek tek, gürültüyle doldurdu. Kanat titredi, ardından aldığı basınçla öne daldı.

Doruk refleksle iki frene birden uzandı.

"Dokunma!"

Elini son anda geri çekti. Kanat başının üzerine kararlılıkla kuruldu. Titreme durdu, ipler gerildi. Süzülüş yeniden başladı. Vadinin çıldırtıcı dönüşü bitmişti.

Doruk ciğerlerine derin bir hava çekti. Ter şakaklarından kaskının içine süzülüyordu.

"Toparlandı…"

Asım Hoca’nın sesi bu kez her zamanki sakin tonuna dönmüştü:

"Biliyorum."

Doruk hâlâ nefes nefeseydi. Avuçları ipleri öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

"Ben…" dedi, sesi boğazında düğümlendi.

Asım Hoca alçak bir tonla konuştu:

"İlk ciddi kapanman."

Telsizde kısa bir sessizlik oldu.

"Unutma bunu."

Doruk başını eğip aşağıya baktı. Vadi yeniden olması gerektiği yerde, sarsılmaz ve sessizce duruyordu. Gökyüzü yeniden gökyüzüydü. Az önce hayatının sonu gibi gelen ama bir ömür kadar uzayan o yarım dakika, şimdi geride kalmış küçücük bir anı gibi duruyordu. Ama ellerindeki titreme geçmemişti.

Telsiz cızırdadı:

"Uçuşa devam."
"Hocam… Biraz… Kendime gelmem lazım."
"Gelirken uç evlat."

Doruk’un dudaklarında istemsiz, yarım bir gülümseme belirdi.

"Tamam hocam."

Başını kaldırıp ufkun sonsuzluğuna baktı. Gökyüzü artık yalnızca içine dalınacak özgür bir boşluk değil; rüzgârı ve kurallarıyla amansızca saygı duyulması gereken bir yerdi.

Doruk yere indiğinde birkaç saniye konuşmadı.

Ayakları toprağa basmıştı ama bedeni hâlâ az önceki o çıldırtıcı dönüşün ve zeminle burun buruna geldiği saniyelerin etkisi altındaydı. Titreyen parmaklarıyla kaskını çıkarıp çimlerin üzerine bıraktı. Rüzgâr terli alnına vururken derin bir nefes aldı.

Kanadı toplamaya henüz başlamadan Asım Hoca yanına yürüdü. Tam önünde durdu.

"Doruk."
"Efendim hocam?"

Asım Hoca bir süre genç adamın yüzüne baktı:

"Korktun."

Doruk yarım bir tebessümle başını salladı:

"Evet."
"İyi."
"İyi mi?"
"Korkmadığın gün senden korkarım evlat. Havada korkmayan adam cesur değil, cahildir."

Asım Hoca’nın yüzündeki sert çizgi biraz yumuşadı, gözlerinde ciddiyetle harmanlanmış bir takdir belirdi:

"Bugün P3’ün en zor derslerinden birini aldın. Kanat kapandı. Panikledin. Yanlış tarafa fren çekip spini tetikledin. Ama sonra sesimi dinledin, kendini topladın ve doğru olanı yaptın."

Doruk sessizce dinliyordu.

"İşte pilotluk sadece rüzgârı arkana alıp süzülmek değildir. Gökyüzü seni kucağından atmaya çalıştığında aklını kaybetmemektir."

Asım Hoca cebinden çıkardığı uçuş defterine bir çentik attı:

"Altmışıncı uçuş. P3 eğitimin tamamlandı."

Doruk’un yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı.

"Gerçekten mi hocam?"

"Gerçekten. Bütün manevraları verdin, hava okumayı öğrendin, en ağır kapanmadan da alnının akıyla çıktın. Yarın kontrol uçuşun. Kulüp denetmeni önünde son bir kalkış yapacaksın."

Doruk’un yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü:

"Yani ders yok, şov var desene!"

Asım Hoca bıyık altından güldü:

"Yarın onu göreceğiz. Bakalım denetmen, senin kendinden emin olduğun kadar senden emin olacak mı."

O sırada motosiklet sesi duyuldu. Fetih gelip motoru durdurdu. Kardeşinin yüzündeki sarsılmış ama gururlu ifadeyi görünce hızla yanlarına yürüdü:

"Nasıl geçti?"

Doruk abisine doğru döndü. Sesi olabildiğince sakindi ama gözlerinin içi gülüyordu:

"Kanat kapandı."

Fetih’in adımları duraksadı:

"Ne?"
"Toparladım abi."

Fetih derin bir nefes verip başını salladı:

"İyi. Aferin."

Doruk elindeki eldivenleri çıkarırken müjdeyi verdi:

"Yarın kontrol uçuşum var. P3 bitiyor."

Fetih elini kardeşinin omzuna koydu:

"Sen zaten çoktan uçuyorsun oğlum."

Doruk hınzır bir tebessümle abisine baktı:

"Sen hâlâ uçmuyorsun ama."

Fetih başını sallayıp güldü:

"Anlaşıldı, bana laf yetiştirecek kadar havalandın sen. Bak ne diyeceğim; yarın o sınavdan alnın akıyla çık, üçümüz bir balon turu yapalım. Ben ısmarlıyorum."

Doruk şaşkınlıkla gözlerini açtı:

"Ciddi misin abi? Korkmaz mısın?"

"Çok ciddiyim. Ne korkacağım oğlum. Sepetin içinde duracağız işte. Bir aydır aklımdaydı zaten, kısmet senin P3’ü bitirmeyeymiş."

Asım Hoca araya girdi:

"Ben bedava balon turuna yok demem evlat. Yarın o kontrol uçuşunu kusursuz yapacaksın, kaçarı yok."

Doruk kahkahayı bastı. Onu izleyen Fetih de gülmeye başladı. En sonunda Asım Hoca da bıyık altından gülmeyi bırakıp gür bir kahkaha patlatınca, az önceki o gerilimli havadan eser kalmadı. Güneş Kapadokya’nın vadileri üzerine alçalırken, öğleden sonra rüzgârı kayalıkların arasında tatlı bir ıslıkla esmeye devam ediyordu.

Yarın başka bir gündü. Yarın Doruk, Asım Hoca’nın kanatları altındaki bir öğrenci olarak değil, gökyüzüyle tek başına hesaplaşacak özgür bir pilot olarak sınanacaktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir