BURAK’IN DESTANI: Kırk Bin Yıllık Vuslat

Dünyanın henüz çok genç olduğu, toprağın mis gibi koktuğu demlerde, Hz. Âdem ailesi ile birlikte oturuyordu. Birkaç adım ötede başaklar rüzgârla dans ediyor, koyunlar usulca otluyordu. Hz. Âdem, evlatlarının meraklı bakışları altında başını gökyüzüne kaldırdı ve iç çekerek söze başladı:

"Evlatlarım, Cennette bana yasak edilen ağaca yaklaştım. Sonra hatamı anladım, pişman oldum ve Rabbime yönelerek bağışlanma diledim. ‘Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.’ dedim."

Sesi, vadiye yayılan bir nehir gibi akıyordu. Âdem, Rabbimizin kendisine öğrettiği kelimelerle nasıl affedildiğini anlatırken, sözü o güne kadar yeryüzünde hiç duyulmamış bir hakikate getirdi:

"Sonra cennetin kapısında bir isim gördüğümü hatırladım. O, Muhammed’in ismiydi. Allah katındaki kibriyasını anladım ve o mübarek ismin hürmetine yalvardım. O da merhametiyle tövbemi kabul etti. Bundan dolayı size öğüdüm şudur: Hata ettiğinizde ümitsizliğe kapılmayın; çünkü Rabbinizin rahmeti, samimiyetle tövbe eden kullarına daima açıktır."

Habil merakla sordu:

"Babacığım, o Muhammed kimdir?"

"Henüz dünyaya gelmedi evladım. Fakat kıyamete yakın gelecek son peygamberdir. Allah onu bütün âlemlere rahmet kılacaktır."

Hz. Âdem konuşurken, sürünün içinden o gün hayatının dönüm noktasını yaşayacak olan bir koyun başını kaldırdı. Rüzgâr durmuş, dünya susmuştu. Kulaklarına ilk kez çalınan o iki hece, kalbinin ortasına bir kor gibi düştü: Muhammed…

O günden sonra o koyun eskisi gibi olmadı. Diğerleri otlak peşinde koşarken o, sık sık Âdem’in çadırına yaklaşır, ne zaman o mübarek isim anılsa kulak kesilirdi. Sadece adını duyduğu bir özlem, içindeki aşkı dalgalandırmıştı.

Aylar, yıllar geçti. Bir gün Hz. Âdem, oğullarına Rablerine kurban sunmalarını emretti. Bu haberi işiten koyunun içinde tarif edemez hâle geldiği bir heyecan patladı. Çobanı Habil’in gözlerinin önünden ayrılmıyor, her çağrılışta en önde koşuyordu. Habil, sürünün içinde en kusursuz ve en sevdiğini seçmek için baktığında, gözleri onunla buluştu. Koyun hemen koşarak yanına geldi. Habil, o sadık hayvanı kurbanı olarak seçti. Koyun ise bu ayrılığı bir son değil, sılaya varışın ilk adımı bildi.

Gün batıp dağın zirvesi kızıl bir kor gibi parladığında, iki kardeş kurbanlarını yüksek kayanın üzerine bırakıp geri çekildiler. Bir müddet sonra gökyüzünden inen ilahi bir nur, Habil’in koçunu gözlerden sakladı. Kayanın üzeri boşaldığında Habil kurbanının kabul edildiğini anlayıp şükretti; o koç artık yeryüzüne ait değildi.

Cebrail’in kanatları arasında göklerin katlarını aşarak cennet bahçelerine götürüldü. Orada ne keder vardı ne de açlık. Irmaklar akıyor, rüzgârlar misk kokuyordu. Fakat o koçun kalbinde başka bir bekleyiş vardı. Kırk bin yıl boyunca her esen rüzgârda o ismi aradı. Her gelen meleğe aynı ümitle baktı.

Asırlar devrildi, yeryüzünde medeniyetler kurulup yıkıldı. Bir gün yine başka bir dağ başında, Hz. İbrahim oğlu İsmail’i kurban etmek üzereyken gökten aniden ve sarsıcı bir ferman daha yankılandı. Bıçağın kınından sıyrıldığı, zamanın durduğu ve kâinatın nefesini tuttuğu o dehşetli saniyede Yüce Allah, Cebrail’e kurbanı yetiştirmesini buyurdu. O an Cebrail Aleyhisselam, makamı olan ve yaratılmış âlemin yeryüzüne en uzak sınırı kabul edilen Sidretü’l-Münteha’daydı. Bıçağın İsmail’in tenine değmesi an meselesiydi.

İlahi emirle birlikte Cebrail, şimdiye kadar hiç etmediği bir süratle, Cennet’e daldı. Ortada ne hal hatır soracak ne de tek bir kelam edecek vakit vardı. Asırlardır bu saniyeyi bekleyen o sadık kurbanı, bağrına bastığı gibi tek bir hamlede kaptı ve hiçbir konuşma olmadan Cennet’ten dışarı fırladı. Bu, göklerden yere doğru edilen en korkulu, en heyecanlı ve en muazzam süratteki yolculuktu. Öyle ki, hızı kâinatın nizamını zorlayan Cebrail, daha yoldayken dağları taşları titreten bir sesle "Allâhu ekber, Allâhu ekber!" diye haykırarak adeta dünyadaki vakti durdurmaya, bıçağı havada asılı bırakmaya çalıştı. O mukaddes kurban nihayet Mina dağlarına indirildi. İsmail fidyeye kavuştu; fakat o sadık aşıkın hikâyesi henüz tamamlanmamıştı. Vazifesini yapan nurlu binit, yeniden cennetteki makamına döndü ve asırlık bekleyişini sürdürdü.

Yüce Mevlâ, zaman içinde ona bambaşka bir suret, semavi bir heybet lütfetti. O artık Cennet bahçelerinin en asil binitlerinden biriydi. Ancak Cennet’in o ırmağının kıyısında zaman ne kadar bambaşka bir nizamla akarsa aksın, onun kalbindeki o kadim yangın hiç sönmedi. Diğer binekler neşeyle koşturup dururken, o bir köşede boynunu bükmüş, gözyaşları ceyhun gibi akarak inliyordu.

Zamanın ve mekânın sahibi olan Yüce Allah, kâinatın gözbebeği olan Sevgilisini, beşeriyetin hiç ayak basmadığı o en yüce makama, ilahi huzuruna davet etmeyi murat buyurmuştu. Gök kubbenin en şerefli gecesi, Miraç gecesi gelip çattığında, Yüce Mevlâ Başmelek Cebrail Aleyhisselam’a emretti:

"Git, Habibimi bana getir! Ve ona yaraşır, bu kutlu yolculuğun şanına layık bir binek seçmek üzere Cennet’e yönel!"

İlahi fermanı alan Cebrail, nurdan kanatlarını Cennet’in asude bahçelerine doğru çırptı.

Cebrail Aleyhisselam cennete girdiğinde, kırk Burak’ın otladığını gördü. Fakat içlerinden biri hıçkıra hıçkıra ağlıyor; ne boğazından bir lokma geçiyor ne de ayakta duracak dermanı kalıyordu. Cebrail Aleyhisselam şefkatle yanına yaklaşarak sordu:

"Ey yoldaşların yiyip içip gezerken sen inlersin, canın ne sezer? Hüznünle canını ciğerini dağlarsın, nedir ağladığın?"

Burak hüzünlü gözlerini çevirdi ve içindeki o devasa yangını kelimelere döktü:

"Ey Emin… Kırk bin yıldır aşk durur bana yemek içmek. Bir nahan bir ün işitti kulağım, ol zamandan bilmezem sağım solum. ‘Yâ Muhammed’ diye çağırdılar, bir seda birden yürekler deldi. Ben o zamandan beri ne bilirim ne halim vardır; ben o ismin sahibine aşık olmuşum. Cennet başıma dar oldu, işim gece gündüz zar eylemekten ibaret kaldı. Görünüşte cennet içinde dururum ama hakikatte nar azabını çekiyorum. Eğer vuslatına eremezsem, bu canı da teni de terk edeceğim!"

Cebrail Aleyhisselam’ın yüzünde cennetin en tatlı tebessümü belirdi ve müjdeyi verdi:

"Ey Burak, verdi hak maksudun kılma firak! Kimde kim aşkın nişanı var durur, akıbet maşuka anhu erdirir. Gel beri maşukuna er göreyim, yüreğin zahmine merhem süreyim!"

Yeryüzünde Mekke’nin sükûneti hâkimken, gökler bu buluşmaya durmuştu. Burak, nurdan yularlar ve cennet eyerleriyle süslenerek şimşek hızıyla Mescid-i Haram’a indirildi. Yıllarca adını kalbinde taşıdığı o kutlu Nebî’yi tam karşısında gördü. Kalbindeki sevgi o kadar büyüktü ki, heybet ve coşkudan yerinde duramaz oldu; adeta hırçınlaştı, tir tir titremeye ve ter dökmeye başladı.

Cebrail Aleyhisselam araya girerek tatlı bir sitemle seslendi:
"Ey Burak! Utanmaz mısın, bu ne hırçınlık? Vallahi senin üzerine şimdiye kadar Muhammed (s.a.v.) kadar şerefli, Allah katında ondan daha sevgili hiçbir kul binmedi!"

Bu söz üzerine mahcubiyetle eğilen aşık binek, titreyen sesiyle sevgilisine fısıldadı:
"Ya Resulallah! Tek bir dileğim var… Kıyamet gününde Cennet kapısından girerken de yine senin bineğin olacağıma söz verir misin?"

Gönüller Sultanı tebessüm etti:
"Evet, söz veriyorum, dedi."

Allah Resûlü mübarek elini uzatıp boynuna dokunduğunda, asırlık bütün o yangınlar bir anda sükûna erdi. Bu, bir bineğin sahibine boyun eğişi değil; kırk bin yıllık bir aşkın, nihayet maşukuna kavuştuğu anın ta kendisiydi. Resûlullah üzerine bindiğinde, Burak dünyanın yükünü değil, bütün kâinatın rahmetini taşıdığını biliyordu. Her adımını gözün görebildiği en son ufka basarak sevgilisini bir gece yolculuğunda Mescid-i Aksa’ya doğru kanatlandırdı.

Kudüs’ün bereketli topraklarına, Mescid-i Aksa’ya ulaştıklarında bu mukaddes yolculuğun ilk faslı tamamlanmıştı. Kainatın Efendisi Burak’tan indi. Onu, tıpkı kendisinden önceki peygamberlerin yaptığı gibi, mabet duvarındaki o kadim halkaya sevgiyle bağladı. Burak, sadakatle boynunu büküp beklemeye koyuldu. Zira göklerin kapıları açılmıştı. Sevgilisi, zamanın ve mekânın ötesine, beşeriyetin ulaşamadığı ilahi huzura yükseliyordu.

Nihayet, ötelerin ötesinden süzülen o kutlu nur yeniden Mescid-i Aksa’ya indi. Burak, bıraktığı yerde sabırla beklemekteydi. Kainatın Efendisi, onu yeniden şereflendirdi. Geldikleri hızla, gecenin karanlığını yararak aynı şimşek misali Mekke’ye, Mescid-i Haram’a geri döndüler. Dünya üzerindeki bu eşsiz vazife nihayete ermişti. Ayrılık vakti gelip çattığında, Cebrail Aleyhisselam’ın rehberliğinde Burak, artık göğsünde taşıdığı vuslat madalyasıyla birlikte ait olduğu yere, Cennet’in o asude bahçelerine geri döndü. Ancak bu kez mahzun ve ağlayarak değil; mahşer gününde sevgilisine yeniden kavuşacak olmanın sonsuz huzuru ve müjdesiyle…


Not: Bu kurgusal öykü; ilhamını halk inancındaki tasavvufi anlatılardan, sahih hadislerden, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’indeki mistik aşk motiflerinden ve köklü Kısas-ı Enbiya geleneğinden alır.

Kaynaklar:
Sahîh-i Buhârî: Bed’ü’l-Halk (Yaratılışın Başlangıcı) Bölümü, Miraç Hadisi.
Sahîh-i Müslim: Kitâbü’l-Îmân, İsra ve Miraç Rivayetleri.
İbn İshak & İbn Hişam: Sîret-i İbn Hişam (Peygamberimizin Hayatı) – İsra ve Miraç Gecesi Anlatıları.
Süleyman Çelebi – Vesîletü’n-Necât (Mevlid): Miraç Bahri. (Halk arasında yüzyıllardır okunan ve Burak’ın peygamber aşkını edebiyatımıza kazandıran ana metindir.)
Taberî – Târîh-i Taberî (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi): Hz. Âdem, Habil-Kabil ve Hz. İbrahim kıssaları.
Sa’lebî – Arâisü’l-Mecâlis (Kısas-ı Enbiya / Peygamberler Tarihi): Kurban edilme anında Cebrail Aleyhisselam’ın en hızlı inişine dair tefsir ve menkıbeler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir