Sabahın soğuk ve ısrarcı sessizliğini metalik, keskin bir telefon zili bıçak gibi kesti. Karavanın duvarlarında çınlayan ses, dar mekândaki ağır uykuyu bir anda dağıttı.
Fetih gözlerini güçlükle araladı. Yarı karanlıkta elini uzatıp kardeşinin telefonunu aldı. Ekranda parlayan ismi görünce açmadan karşı ranzaya döndü:
"Hocan arıyor."
Doruk battaniyenin altından boğuk bir ses çıkardı:
"Ne?"
"Hocan arıyor diyorum. Kalk, aç şu telefonu."
Doruk bir anda doğruldu. Dağılmış saçlarını eliyle geriye itti, telefonu abisinin elinden kaptı ve kulağına bastırdı:
"Hayırdır hocam?"
Asım Hoca’nın tok sesi telefonun öbür ucundan geldi:
"P2 sisteme düşmüş."
Doruk bir an nefes almayı unuttu.
"Yani… Belge geldi mi?"
"Belgeyi artık postacıdan beklemiyoruz evlat. Sisteme girdi. Geçtin. Artık resmen P2 pilotusun."
Doruk’un yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Fetih ranzada doğrulup kardeşine baktı:
"Ne oldu?"
Doruk başparmağını havaya kaldırdı:
"Geçmişim."
"Helal sana."
Doruk hemen telefona döndü:
"Hocam, P3’e ne zaman başlıyoruz?"
Asım Hoca güldü:
"Âlem adamsın. Daha P2’nin heyecanı geçmeden gözünü yükseğe diktin."
"E, başlayalım artık."
"Önce yeni aldığın kanadı getir. Uçmadan önce birlikte kontrol edeceğiz."
"Bugün yeni aldığım kanatla uçabilir miyim?"
"Belki."
Doruk’un yüzündeki gülümseme biraz durdu:
"Belki mi?"
"Önce kanatta kusur var mı göreceğiz. Sonra havaya bakacağız. Hava uygunsa uçarsın."
"Anlaşıldı hocam. Birazdan yanındayız."
Telefon kapandı. Fetih battaniyeyi üzerinden atıp ayağa kalktı:
"Haydi bakalım pilot. Aç karınla ders kafana girmez. Kahvaltımızı yapalım, sonra kanadı hocaya götürürüz."
Bir saat sonra iki kardeş motosikletin üzerindeydi. Kapadokya’nın serin sabahında motorun sesi vadilerin arasında yankılanıyordu.
Asım Hoca’nın ofisinin önünde durduklarında Fetih motoru stop etti. Doruk kanat çantasını sırtından indirirken yüzündeki heyecanı gizleyemiyordu. Ofisin kapısı açıldığında, içerideki taze demlenmiş çayın sıcaklığı ve çaydanlığın buharı dışarıya süzüldü. Asım Hoca masasındaki haritadan başını kaldırdı.
"Selamünaleyküm hocam." dedi Doruk.
"Aleykümselam. Hoş geldiniz. Çay içer misiniz?"
"Az önce içtik geldik." dedi Fetih.
Asım Hoca elindeki kalemi haritanın üzerine bırakıp bıyık altından güldü.
"Bırakın Allah aşkına, karavanda içtiğiniz sallama çayları çaydan mı sayıyorsunuz? Sizin içtiğiniz çay mı be! Gelin oturun, özel getirttim. Demli bir kaçak çay koyayım da kendinize gelin."
Doruk çay bardağını alırken omzunun üzerinden sırtındaki çantayı gösterdi.
"Getirdim hocam."
Asım Hoca’nın bakışları çantaya kaydı.
"İyi. Önce oturun. Sonra bakalım şu yeni kanadına."
Bardaklar boşalınca bahçeye geçtiler. Doruk çantayı dikkatlice yere bıraktı. Fermuarı açarken yüzündeki sabırsızlık daha da belirginleşti.
Kanat yavaşça yeşilliklerin üzerine yayıldı. Hafif kumaş, sabah rüzgârıyla tatlı bir hışırtı çıkararak kıpırdadı. Asım Hoca parmaklarının ucuyla kanadın yüzeyini kontrol etmeye başladı.
Asım Hoca çömeldi:
"Acele etmeden baştan sona bakacağız. Ambalajından yeni çıkmış olması, kontrol etmeye gerek olmadığı anlamına gelmez."
Doruk da yanına çöktü. Hoca önce riserları eline aldı. Bağlantıları kontrol etti.
"Önce bağlantılara bakıyoruz, sonra hatlara. Parmaklarının arasından geçirdiği ipleri tek tek ayırdı.
"Dolaşıklık var mı?"
Doruk dikkatle baktı. "Hayır."
"Fren hatları?"
"Serbest."
Asım Hoca memnuniyetle başını salladı.
"Güzel. Bunu her uçuş öncesinde, istisnasız aynı sırayla yapacaksın. Bir gün bile acele edip bir adımı atlamayacaksın."
Doruk çimlerin üzerinde parıldayan kanadın tamamına baktı. Sabırsızlığı sesine yansıyordu:
"Şimdi uçabilir miyim?"
Asım Hoca gülümsedi:
"Önce beklemeyi öğrenmelisin."
Doruk şaşkınlıkla yüzüne baktı:
"Neyi bekleyeceğiz?"
"P2’de süzülüp konmayı öğrendin. P3’te havayı okumayı öğreneceksin. Doğru rüzgârı beklemeyi öğrenmelisin. Her esen rüzgâr uçulacak rüzgâr değildir evlat. Termiğin olgunlaşmasını bekleyeceksin. Öğlene doğru gökyüzü çalışmaya başlar. Kanadın konuşmasını bekleyeceksin. Acemi pilota kanat konuşmaz. Tecrübeli pilota çok şey anlatır. En önemlisi korkunun geçmesini bekleyeceksin. Korku insana hemen bir şey yapmasını söyler. Yani beklemek aslında boş durmak değildir."
Doruk ufka baktı. Bir kartal kanat çırparak yükseliyordu:
"Ya nedir beklemek hocam?"
Asım Hoca bir an sessizce gözlerini kapattı:
"İnsanı yoran beklemek değildir evlat. Sonunda kanatların seni göğe kaldıracağını biliyorsan, beklemek güzeldir. Beklemek, doğru anın sabırla geleceğini bilmektir. Dağ orada kalır. Rüzgâr yine eser. Termikler yine gelir. Ama yanlış zamanda yaptığın bir hareket geri gelmez. Yamaç paraşütünde uçarak değil, beklemeyi öğrenerek iyi pilot olunur. Şimdi acele etme. Bırak güneş şu kayaları ısıtsın, bırak vadi nefes alsın. Biz havaya hükmetmeye gelmedik; onun bizi misafir etmesini bekliyoruz."
Doruk’un yüzündeki sabırsızlık kayboldu.
"Hocam, termik tam olarak nedir?"
"Termik, güneşin ısıttığı yerden yükselen sıcak hava sütunudur evlat. Yamaç paraşütçüsünün görünmez asansörüdür."
"Peki havada onu nasıl bulacağız?"
"İşte P3’te öğreneceğin ilk şey bu." dedi hoca eliyle gökyüzünü göstererek. "Kuşlara bakacaksın, özellikle kartallara. Kanat çırpmadan dönerek yükseliyorlarsa büyük ihtimalle termiğin içindedirler. Ayrıca kanadın da sana haber verir. Bir tarafın hafif yükselir, varyometre şarkı söylemeye başlar. Termiğin içinde dansa başlayacaksın. Amacın dönerek yükselen havanın merkezinde kalmak. İrtifa kazanınca işin güzel kısmı orada başlar. Çevreyi seyredersin ve bir sonraki termiği ararsın. Kazandığın yüksekliği mesafeye çevirirsin. Buna geçiş yapmak deriz."
Asım Hoca kanadın başına geçti:
"Şimdi yerde çalışacağız. Sonra hava bize izin verirse yamacın kaldırıcı bandına çıkacağız. Sen kanadı dinlemeyi öğrendikçe, ben de sana daha fazlasını vereceğim."
Asım Hoca elindeki riserları Doruk’a uzattı: "Haydi. Şimdi sen yap."
Doruk riserları eline aldı. Güneş Kapadokya’nın heybetli kayalıklarının üzerine yükselirken, kanadın tertemiz kumaşı rüzgârla dolup havalandı.
Öğlene doğru güneş yükselmiş, vadinin çıplak yamaçları ısınmaya başlamıştı. Bir süre sonra Doruk, kalkış yaptı. Gökyüzünde yükselen görünmez bir hava akımının içine girdi. Göğsüne bağlı varyometre birden canlı canlı ötmeye başladı.
Doruk heyecanla telsizin mandalına bastı: "Hocam! Yükseliyorum galiba!"
Asım Hoca’nın sakin sesi kulaklığında çınladı: "Sağa dön biraz. Evet… öyle devam et."
"Varyonun şarkısı susmuyor!"
"Çünkü termiğin merkezine yaklaşıyorsun."
"Şimdi ne yapayım?"
"Asıl şimdi bekle. Sakin ol. Tam merkezdesin evlat. Kanadın ne yaptığını hisset."
Bir süre sonra cihazın sesi azaldı:
"Varyo ağlıyor hocam."
"Demek merkezin dışında kaldın."
Yedi dakika süren o büyülü yükselişin ardından Doruk iniş alanına yumuşak bir iniş yaptı. Yüzü güneşten kızarmış, gözleri çocuksu bir heyecanla parlıyordu.
Henüz kuşamından bile sıyrılmamışken, Fetih motosikletiyle toz kaldırarak yanına geldi ve motoru stop etti:
“Nasıl geçti?”
Doruk kaskını çıkarıp gökyüzüne baktı:
“Bugün gerçekten uçtum abi.”
Fetih gülümsedi:
“Öncekiler neydi?”
Doruk birkaç saniye düşündü:
“Öncekiler süzülmekmiş.”
Öğleden sonra yeniden tepeye çıktılar. Bu kez Asım Hoca daha az konuşuyordu. Doruk kanadını hazırlarken kuşlara baktı. Vadinin karşı yamacında birkaç kartal aynı bölgede dönüyordu. Doruk başını kaldırdı:
"Orada bir şey var."
Asım Hoca kuşların olduğu yöne baktı:
"Ne görüyorsun?"
"Üç kuş aynı yerde kanat çırpmadan yükseliyor."
"Başka?"
Doruk güneş gören yamaca baktı:
"Şu taraf öğleden beri güneş alıyor."
Asım Hoca gülümsedi:
"Devam et."
"Termik orada olabilir."
"Olabilir. Senin kanadın. Senin kararın."
Doruk kanadını hazırladı. Asım Hoca son kontrollerini yaptı:
Doruk başını salladı. Kanadı kaldırdı. Kumaş bu kez başının üzerine daha temiz, daha kararlı yükseldi. Doruk birkaç adım koştu. Ayakları yerden kesildi.
İlk dakikalar tanıdıktı. Göreme aşağıda küçülüyor, peri bacaları birbiri ardına geride kalıyordu. Asım Hoca telsizden konuştu:
"Sesim geliyor mu?"
"Net geliyor hocam."
"Manzaraya kapılma."
Doruk güldü:
"Zor hocam."
"Neden?"
"Peri bacaları çok güzel."
"Onları dönüşte seyredersin. Şimdi bana havayı anlat."
Doruk gözlerini vadinin üzerinde gezdirdi:
"Varyo hafif pozitif."
"Başka?"
Doruk güneş gören yamaçlara baktı:
"Şu açık renkli yamaçlar ısınıyor."
"Devam."
"Vadinin üzerinde kuşlar dönüyor."
"Şimdi?"
Doruk bekledi. Varyometrenin sesi belirginleşti:
"Varyonun şarkısını yeniden duyuyorum."
"Ne yapacaksın?"
Doruk bir an düşündü:
"Termikle dans edeceğim."
"Çevreyi kontrol et."
Doruk etrafını taradı:
"Sol temiz."
"Devam."
Doruk hafifçe döndü. Varyometre daha güçlü ötmeye başladı. Bu kez ilk uçuşundaki gibi paniğe kapılmadı. Havanın kendisini yukarı taşımasını bekledi.
"Şimdi daha güçlü."
"Ne kadar?"
"İki civarı."
"Asansörü buldun."
Doruk gülümsedi. Dönüşünü korudu. Bir tur, ikinci tur, üçüncü tur… Varyometrenin sesi kesilmek yerine daha da kararlı hâle geldi.
"Yükseliyorum."
"Termik seni yükseltiyor. Sen sadece onun içinde kalıyorsun."
Doruk aşağıya baktı. Yamaç uzaklaşıyordu. Vadinin tabanı yavaş yavaş küçülüyordu. Doruk dönüşünü sürdürdü. Bir süre sonra karşı tarafta başka bir yamaç paraşütü belirdi.
"Karşı trafik." dedi Asım Hoca.
"Gördüm."
"Aynı termiğe giriyor olabilir."
Doruk diğer pilotu izledi:
"Ne yapmalıyım?"
"Mesafeni koru. Termik savaş alanı değildir."
Doruk dönüşünü genişletti:
"Tamam."
"En iyi pilot, herkesin rahat uçabildiği pilot olur."
Bir süre sonra Doruk farkında olmadan vadi içine doğru sürüklendi. Asım Hoca’nın sesi değişti:
"Fazla içeri kayıyorsun."
Doruk aşağıya baktı. Kalkış yaptıkları yamaç geride kalmıştı.
"Tamam."
"Önce düzelt, sonra söyle."
Doruk rotasını düzeltti. Birkaç saniye sonra Asım Hoca’nın sesi yeniden sakinleşti:
"Şimdi iyi."
Doruk derin bir nefes aldı. Yükseklik kazandıkça manzara değişiyordu. Göreme’nin tamamı ayaklarının altında açılmıştı. Peri bacaları küçülmüş, vadiler birbirine bağlanmıştı. Asım Hoca bu kez konuşmadı. Doruk da konuşmadı. Sadece baktı.
Sonra hoca telsize bastı:
“Şimdi manzaranın tadını çıkarabilirsin.”
Doruk aşağıdaki coğrafyaya baktı. Artık yalnızca kayaları görmüyordu. Güneş alan yamaçları, yükselen havayı, kuşların dönüşlerini, rüzgârın taşıdığı görünmez yolu görmeye başlamıştı.
Doruk gülümsedi:
“Gerçekten muhteşem.”
“Bir şeyi unutma.”
“Neyi?”
“Bu manzarayı sana kanat değil, havayı okumayı öğrenmeye başlaman verdi.”
Uçuşun sonlarına doğru Asım Hoca sordu:
“Bugün ne öğrendin?”
Doruk cevap vermeden önce uzun süre düşündü:
“Termiği bulmayı.”
“Başka?”
“Kanadı dinlemeyi.”
“Başka?”
Doruk gözlerini ufka çevirdi:
“Beklemeyi.”
Telsizin diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu:
“İşte P3 budur. Bugünlük bu kadar yeter evlat. Yoruldun. Güneş de artık etkisini kaybediyor.”
Güneş alçalırken vadinin kızıl gölgeleri peri bacalarının üzerine uzanmaya başlamıştı. Doruk, aşağıda kendisini bekleyen motosikleti ve hemen yanında duran abisini gördü. Havayı son bir kez okudu, kanat iplerini hafifçe esnetti ve tam Fetih’in birkaç adım önüne, kusursuz ve yumuşak bir iniş yaptı. Kanat arkasına nazikçe serilirken, günün yorgunluğunu ancak o zaman fark etti.
Fetih kaskını elinde tutmuş, hayranlıkla kardeşine bakıyordu:
“Nasıl?”
Doruk terini silip saçlarını geriye itti ve motosiklete binerken gülümsedi:
“Yorucu ama muhteşem."
Fetih güldü:
"Seni izlemekte öyle."
Doruk karavana girer girmez doğruca duşa girdi. Sıcak suyun altında günün yorgunluğu ağır ağır çözülürken aklı hâlâ gökyüzündeydi: Varyometrenin sesi, kanadın hafif hareketleri, kartalların dönüşü… Ve Asım Hoca’nın sabah söylediği cümle: Beklemek boş durmak değildir.
Duştan çıkıp saçlarını havluyla kurularken karavanın içindeki sessizliği fark etti. Fetih masanın başında oturuyordu. Önünde, annelerinin sararmış defteri vardı. Doruk olduğu yerde durdu. Abisinin yüzünde uçuş boyunca görmediği bir ifade vardı. Gölge gibi…
"Ne oldu abi?"
Fetih başını kaldırdı. Bir süre kardeşine baktı:
"Annem…" Sesi kısıldı. "Bir şey yazmış."
Doruk masaya yaklaştı:
"Ne yazmış?"
Fetih parmağını sararmış sayfanın üzerinde gezdirdi:
"Babamla konuşmuşlar. Yıllar önce."
Doruk sandalyenin kenarına tutundu:
"Ne konuşmuşlar?"
"Buraya yazmış." Fetih deftere baktı, sonra kardeşine.
Doruk’un sesi iyice alçaldı:
"Sesli okur musun abi?"
Fetih derin bir nefes aldı. Sayfayı biraz kendine çekti. Okumaya başladı:
"Beklemek nedir?"
"Ya nedir beklemek?"
"Sonunda kavuşmak varsa, beklemek güzeldir."
"Kavuşmak ne kadar sürer sence?"
"Bir gece…"
"Ya ayrılık?"
"Bir nefes."
"Bir nefeste mi ayrılır insan?"
"Ne kadar sevilirsen sevil, bir gün terk edileceksin."
"Sen de mi?"
Fetih bir an durdu. Sonra okumaya devam etti:
"Ben de. Dünyanın kanunu bu."
"Peki ya seversem?"
"Ne kadar seversen sev, bir gün terk edeceksin."
"Öyleyse sevmenin ne anlamı var?"
"Gideceğini bile bile, kaldığın o son ana kadar sevmek."
"Ya çocuklarımız? Onlar da mı terk edecek bizi?"
Karavanın küçük penceresinden içeri akşamın son ışığı süzülüyordu. Dışarıda gün boyunca vadilerin arasında dolaşan rüzgâr şimdi çok hafif esiyordu.
"Bebeklere ninniler söylersin. Oyunlar oynarsın. Masallar anlatırsın. Bilirsin ki büyüyecekler. Bir gün o masalları hatırlamayacaklar. Belki senin anlattığın masalı bile, senden dinlediklerini bile unutacaklar. Ama yine de anlatırsın. Çünkü o masalın hatırlanması için anlatılmadığını bilirsin. Sonra bir gün bakarsın… Gerçekten de unutmuş. Anlattığın ninni yok aklında. Oyunların yok. Masalların yok."
Fetih’in sesi biraz daha yavaşladı:
"Ben ona bunları hatırlasın diye anlatmadım ki. Unutacağını bile bile anlattım."
"Belki de bu yüzden üzülmüyorsun. Çünkü bazı şeyler hatırlanmak için değil, yaşanırken güzel olsun diye yapılır. Bir çocuğun gözleri kapanırken duyduğu son ninni gibi… Sen unutulursun. Ninni unutulur. Masal unutulur. Ama o gece çocuk huzurla uyumuştur."
Bir sessizlik oldu. Derin bir nefes aldı. Sonra son satır geldi:
"Bazen insanın geride bırakabileceği en güzel hatıra, hatırlanmayan bir iyiliktir."
Fetih’in sesi son cümlede düğümlendi. Defterin üzerindeki eli titredi. Doruk hiçbir şey söylemedi, Fetih de söylemedi.
Doruk babasının cümlesini düşündü: Gideceğini bile bile, kaldığın o son ana kadar sevmek.
Doruk gözlerini kapattı. Fetih deftere bakmayı sürdürdü.
Sonra Fetih, neredeyse fısıldayarak konuştu:
"Doruk…"
"Efendim abi?"
"Annemin bana ne söylediğini şimdi hatırladım."







