BÖLÜM 3: Metalik Çığlık
SAAT 03:42.
Gecenin o en kör saatinde, uykunun en derin ve insanın dünyadan en kopuk olduğu anda çalan bir telefon, sadece bir ses değildir; ruhun koridorlarında yankılanan uğursuz bir çağrıdır. Gecenin en sağır, en tenha saati. İnsan o saatte çalan telefonu önce algılayamaz; zihin, gerçeklikle kabus arasında asılı kalır.
Uykunun o ağır, kurşuni katmanları arasından keskin, ritmik ve acımasız bir melodi yükseldi. Fetih için bu ses, rüyasında gördüğü o motor gürültüsünün birdenbire metalik bir çığlığa dönüşmesi gibiydi. Fetih, bilinci henüz tam yerine gelmeden, komodinin üzerindeki telefonun ekranından yayılan o çiğ, beyaz ışığa elini uzattı. Karanlık odada telefonun ışığı, Fetih’in yüzünü bir ceset gibi bembeyaz aydınlatıyordu. Gözleri ışıktan sızlasa da, ekrandaki "Bilinmeyen Numara" yazısını gördüğü an, göğüs kafesinde bir şeylerin buz kestiğini hissetti. O saatte gelen hiçbir telefon hayra alamet değildi; o ses, huzurun bittiği, hayatın geri dönülmez şekilde ikiye bölündüğü yerdi.
Doruk, yatağında doğrulmuş, uykulu gözlerle ama dehşet içinde abisine bakıyordu. Kalp atışları, sessiz odada bir davul gibi gümlemeye başladı.
Fetih, titreyen parmağını ekranda kaydırdı. Telefonu kulağına götürdüğünde nefesini tutmuştu. Karşı taraftan gelen o birkaç saniyelik, profesyonel ama soğuk ses tonunu duyduğunda, yüzündeki tüm anlam çekildi. Gözleri bir noktaya kilitlendi; teni, telefonun o donuk mavisine büründü.
"Tamam," dedi Fetih, sesi sanki çok uzaklardan, bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi boğuktu. "Tamam… Geliyoruz."
Telefonu kapattığında, elini indirmeye bile mecali kalmamıştı. Odanın içinde asılı kalan o ağır sessizlik, artık babalarının sesini değil, geri dönülemeyecek bir yolun başlangıcını taşıyordu.
Doruk ayağa kalktı.
"Abi?"
Fetih birkaç saniye cevap veremedi.
Sonra cebinden motor anahtarını çıkardı.
"Hadi."
Yağmur gece boyunca dinmedi.
Tek motosikletin farı, Karadeniz yollarının karanlığını ince bir bıçak gibi yarıyordu. Virajlar ıslaktı. Uçurum kenarlarında sis dolaşıyordu. Doruk arkada oturuyor, elleriyle Fetih’in montunu sıkıca tutuyordu.
Hiç konuşmadılar.
Sadece rüzgar vardı.
Ve kulaklarının içinde yankılanan tek bir cümle:
"Beklemeyin."
Hastane koridorları floresan ışıkları altında solgun görünüyordu. Gece nöbetindeki hemşirelerin ayak sesleri uzaklardan yankılanıyordu.
Yoğun bakım odasına girdiklerinde İsmail hayattaydı.
Göğsü yavaşça inip kalkıyordu.
Makinenin ritmik bip sesi odanın içine yayılmıştı.
Doruk yatağın yanına çöktü.
"Baba…"
İsmail gözlerini güçlükle araladı. Çocuklarını görünce dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Fetih elini tuttu.
O an yeniden çocuk gibi görünüyordu.
İsmail konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Doruk kulağını yaklaştırdı.
Yaşlı adam güçlükle fısıldadı:
"Hikâyeyi…"
Nefes aldı.
"…yarım bırakmayın."
Monitördeki ritim birkaç saniye daha devam etti.
Sonra oda tamamen sessizleşti.
Ertesi gün güneş dağların arkasından solgun bir turunculukla yükselirken, iki kardeş babalarının telefonundaki son konuma doğru ilerliyordu.
Vadi daraldıkça yol da küçülüyordu.
Son virajı döndüklerinde karavanı gördüler.
Yol kenarında durmuştu.
Bir tarafı hafifçe çamura gömülmüş, üstü yağmurdan kirlenmişti. Ön camın köşesinde kurumuş yapraklar vardı.
Doruk birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
"Burada yaşamış resmen," dedi sessizce.
Fetih cevap vermedi.
Karavanın kapısına yürüdüler.
Doruk eğilip paslı basamağın altına elini uzattı.
Anahtar hala oradaydı.
Kapıyı açtıklarında içeriye soğuk bir dağ havası doldu.
Kahve kokusu hala hissediliyordu.
Masanın üstünde katlanmış haritalar vardı. Renkli kalemlerle işaretlenmiş yollar, notlar, tarihler…
Bir haritanın üst kısmında büyük harflerle tek kelime yazıyordu:
"NORVEÇ"
Doruk haritayı açtı.
"Abi… Baksana."
İran.
Gürcistan.
Kazakistan.
Moğolistan.
Yollar birbirine bağlanıyordu.
Sonra kuzeye çıkan yarım kalmış bir çizgi vardı.
Norveç fiyortlarında bitiyordu.
Fetih haritaya uzun süre baktı.
"Oraya gitmek istiyordu," dedi.
Doruk başını salladı.
"Ömrü yetmedi."
Sessizlik oldu.
Karavanın metal gövdesi rüzgarda hafifçe gıcırdadı.
Sonra Fetih derin bir nefes aldı.
"İkimiz gideriz."

Doruk haritaya uzun süre baktı. İlk kez gözlerinde küçük bir canlılık belirmişti. Parmağı, Norveç’in kıyılarındaki o ince girintili çıkıntılı çizgilerin üzerinde yavaşça gezindi. Fiyortlar… Çocukluğundan beri izlediği belgeseller geldi aklına. Bulutların arasından yükselen siyah kayalıklar… Cam gibi derin sular… Sessizlikten yankılanan küçük kırmızı balıkçı köyleri… Haritadaki kuzey çizgisine baktı. Bir zamanlar internetten saatlerce izlediği görüntüler gözlerinin önünde parladı. Trollstigen’in kıvrılan yolları… Kjerag’ın boşluğa uzanan gri kayası… Kayalıkların kenarından kendini bırakan küçücük wingsuit siluetleri… İnsan değil gibiydiler. Sanki yerçekimine küsmüş canlılar… Doruk o videoları ilk izlediği günü hatırladı. Ekranının karşısında nefesini tutmuştu. Wingsuit pilotu kayalıkların birkaç metre yanından geçerken kalbi göğsünü yumrukluyordu. Sonra o an gelmişti. Paraşütün açıldığı an. Ölüm sessizliği bir anda kumaşın tok sesiyle yırtılmıştı. “WHUMP!” Ve insan tekrar gökyüzünden dünyaya bağlanmıştı. Doruk o videoları neden tekrar tekrar izlediğini hiçbir zaman tam açıklayamamıştı. Belki özgürlük… Belki korku… Belki de insanın düşerken bile uçabilmesinin o gizli sihri…
Doruk gözlerini haritadan ayırmadan sessizce fısıldadı:
"Dünyanın kenarı gibi bir yer burası…"
Fetih ona döndü.
"Ne dedin?"
Doruk yavaşça gülümsedi.
"Babam güzel yer seçmiş. Yarım bıraktığı yolu tamamlarız. Karavanla…"
Fetih kaşını kaldırdı. Dudaklarında buruk bir gülümseme oluştu.
"Motoru da alalım. Bazı yollar dört teker için fazla güzeldir."








