Aşkın en yüksek makamı nedir?
Hakikatin peşine düşen bir gönül sorunca bu soruyu, sıradan bir tanım yetmez…
Aşkın en yüksek makamı, tasavvufi dilde "aşkın kendisinden geçilen, maşuktan bile vazgeçilen" hâlidir. Başlangıçta aşık, maşukuna ulaşmak için yanar. Ama yol ilerledikçe, aşk sadece birine duyulan duygu olmaktan çıkar; aşk, hakikatin ta kendisine dönüşür. Artık o bir semboldür, kalpteki hakikatin güzelliğine açılan bir kapıdır sadece.
Mehlika Sultan şiirindeki kuyunun başında yüzüğü atan genç gibi: önce sevdiğini, sonra sevgiyi, en sonda ise "seven olma" hâlini bıraktı. İşte orasıdır aşkın en yüksek makamı.
Yani… vuslat artık bir kişiyle değil, "aşkın kaynağıyla" olur. Aşık, maşuk olmuş olur. Yok olurken var olur. Sesini kaybederken hakikatin sesiyle konuşur.
Acaba insan kendinden vazgeçmeden, Hakk’a varabilir mi?
Kıtmir bir köpekti belki, ama sadakati bir ermişin aşkı gibiydi. Sen de onun kadar vefalı ol da gör bakalım kapılar sana nasıl açılır. Sadakat öyle bir elbisedir ki, kim giyerse onunla hakikate yürür. İster bir âşık, ister bir köpek… Eğer yüreğinde ihanet yoksa, onu kapıda karşılar.
Allah’ın gönderdiği bile okunmuyorsa, kul kendi yazdığının okunmamasına nasıl şaşırabilir? Kutsal olan bile görmezden geliniyorsa, sıradan olan nasıl ilgi bekler? Hakikatle gelen bile okunmadan rafa kaldırılıyorsa, hayal gücüyle yazılmış olanın değeri ne? İnsanın kibri, bazen Tanrı’ya bile göz gezdirmeye yetmiyorsa, bir kulun satırlarına mı bakar?










