SIFIR NOKTASI 12: Sınav Günü

BÖLÜM 12: Sınav Günü

Güneş, Göreme Vadisi’nin ardındaki peribacalarının arasından yeni yükseliyordu. Sabahın ilk saatleri olmasına rağmen rüzgârın en stabil olduğu bu erken vakitlerde Sınav Tepesi çoktan dolmuştu. Farklı şehirlerden ve üniversite havacılık topluluklarından gelen onlarca aday, malzeme çantalarını çimlerin üzerine bırakmış, heyecanla bekleşiyordu. Kimi son kez ders notlarına göz atıyor, kimi izleme alanındaki sevdiklerine el sallıyor, kimi de gergince rüzgârın yönünü süzüyordu. Tepe panayır yerine dönmüştü. Ama Doruk için bugün bir şenlik değil; haftalardır dökülen terin ve verilen emeğin sınavıydı.

Prefabrik eğitim binasının önünde üç federasyon görevlisi evrakları tek tek kontrol ediyordu. Sıra Doruk’a geldiğinde kimliğini, sağlık raporunu ve Asım Hoca’nın her bir uçuşu imzalayıp onayladığı logbook’unu görevliye uzattı. Dosyası incelenip onaylandıktan sonra adaylar ilk aşama olan teorik sınav için konteynere alındı. Masaların üzerine yalnızca cevap kâğıdı, kurşun kalem ve silgi bırakılmıştı.

Gözetmen konuştu:

"Telefonlar kapalı. Konuşmak yasak. Süre kırk beş dakika. 100 üzerinden en az 75 alamayan aday uygulama sınavına alınmaz. Başlayabilirsiniz."

Doruk derin bir nefes aldı ve önündeki çoktan seçmeli test kitapçığını açtı. İlk sorular meteorolojidendi: "Rüzgârın tepenin arkasında oluşturduğu türbülanslı alan…" Cevap netti: Rotor bölgesi. Hemen ‘B’ şıkkını işaretledi. Ardından acil durum prosedürlerine geçti: "Uçuş esnasında kanadın sağ tarafı asimetrik kapandığında ilk müdahale ne olmalıdır?" Şıkları okurken Asım Hoca’nın o tok sesi zihninde çınladı: "Panik yok evlat… Ağırlığını hemen açık tarafa kaydır, rotanı koru!" Cevabı hiç tereddüt etmeden işaretledi.

Aerodinamik, hava sahası kuralları ve ekipman soruları birbirini izledi. Kalemi kâğıdın üzerinde durmaksızın kayıyordu. Bazı soruların hemen yanında Asım Hoca’nın kulaklarından silinmeyen öğütleri duruyordu sanki: "Kümülonimbus bulutu seni göğe çıkarmaz evlat. Seni içine alır. Rüzgâr görünmez ama yalan söylemez. Bulutlar konuşur. Kuşlar konuşur. Yer şekilleri konuşur. Karar veremiyorsan uçma."

Süre dolduğunda kitapçığı teslim etti. Yaklaşık bir saat sonra gözetmen elindeki listeyle konteynerden çıktı. "Uygulama sınavına girmeye hak kazanan adayları açıklıyorum." Doruk kalbinin güm güm attığını hissediyordu. Ve sonunda o isim okundu: Doruk.

Derin bir nefes verdi; ilk ve en kritik teorik engel aşılmıştı. Gözetmen yüksek sesle devam etti:

"Şimdi uygulama sınavına geçiyoruz. Adaylar P2 lisansı için gerekli onay uçuşlarını gerçekleştirecek. Kalkıştan hedef inişine kadar tüm kararlar ve manevra değerlendirmeleri kurul tarafından notlanacaktır."

Teorik sınav geride kalmış, uygulama aşamasına geçilmişti. Rengârenk kanatlar tepeye serildiğinde ortam sanki bir festival alanına dönüşmüştü. Kimi aday son kez iplerini düzeltiyor, kimi kaskının tokasını kontrol ediyor, kimi de heyecanla rüzgârın şiddetini tartıyordu.

Fetih, motosikletini tepenin biraz aşağısındaki izleme alanına park edip kaskını çıkardı. Yavaş adımlarla, çantasından kanadını çıkarıp kalkış pistine sermeye çalışan kardeşine doğru yürüdü. Ona sıkıca sarıldı ve kulağına eğilip fısıldadı:

"Sen zaten uçmayı öğrendin, şimdi sadece gösteriyorsun."

Bir adım geri çekilip Doruk’un gözlerine baktı. İçinden "Keşke babam da seni izleyebilseydi…" diye geçirerek iniş alanını rahatça görebileceği izleme noktasına doğru geriledi.

Doruk, kanadını rüzgâra karşı mükemmel bir yarım ay şeklinde serdi, ipleri süzüp harness’ına bağlandı. Tam o sırada Asım Hoca sessizce yanına yanaştı. Telsizi göğüs askısında takılıydı ama bugün acil bir durum yaşanmadıkça mandalına basması yasaktı. Asım Hoca elini omzuna koydu, hafifçe sıktı:

"Eğitimde defalarca yaptığın gibi… Ne bir eksik ne bir fazla."

Başka hiçbir şey söylemedi, geri çekildi. Artık gökyüzüyle Doruk baş başaydı.

Doruk derin bir nefes aldı. Ezbere değil, her hücresiyle hissederek gözetmenlerin önünde beş adım kontrolüne başladı. Asım Hoca’nın o sabah karşısına geçip sorduğu sorular tek tek zihninde yankılanıyordu:

"Kanat!" Arkaya dönüp kanat kumaşını ve hücum kenarını gözüyle süzdü. "Yırtık, delik ya da aşınma yok!"

"İpler!" Askı iplerini yukarıdan aşağıya doğru hızlıca kontrol etti. "Kör düğüm ya da takılma yok!"

"Karabinalar!" İki karabinayı da eliyle sıkarak kilit mekanizmalarını fiziksel olarak test etti. "Kilitler sağlam!"

"Kuşam!" Harness’taki bacak ve göğüs tokalarını elle kontrol edip oturduğundan emin oldu. "Tüm bağlantılar güvenli!"

"Rüzgâr!" Yüzünde esintiyi hissetti, rüzgâr gülüne baktı; karşıdan geliyordu. "Yönü ve şiddeti limitler içinde!"

Asım Hoca’nın o gün söylediği son söz zihninde çınladı: "Bu beş adımdan hiçbirini atlamamalısın." Atlamamıştı.

Hazırdı. Gözetmen elindeki turuncu bayrağı kaldırdı:

"Uçuş serbest!"

Doruk koşmaya başladı. Üç kararlı adım… Bu kez hiçbir heyecan yoktu; sadece eğitim, tekrar ve kas hafızası vardı. Kanat tepesinde tek hamlede simetrik olarak yükseldi, hiç yalpalamadı. Başının üstündeki kubbeyi kontrol etti, koşuyu kesmedi ve gövdesi yerden kesildi. Gökyüzü onu kabul etmişti.

Süzülürken gözetmenin dürbünle takip ettiği manevraları sırasıyla uyguladı: Kararlı bir doksan derece sağ dönüş, ardından sola dönüş ve rüzgâr hattına girmek için yapılan yumuşak S düzeltmeleri… Kolları ağırlaşıyor, zihni her saniye rüzgârı okumaya çalışıyordu.

Aşağıda Fetih hiçbir şey konuşmuyordu. Yanındaki diğer aileler alkışlıyor, fotoğraf çekiyordu. O ise telefonunu çıkarmış, kardeşinin gökyüzündeki her saniyesini sessizce videoya kaydediyordu. Belki bir gün oturup birlikte izleyecekler, belki de bu anı gökyüzü tutkunlarıyla paylaşacaklardı.

Doruk, aşağıdaki hedef dairesine yaklaşırken fazla irtifasını S dönüşleriyle eritti. Rüzgârı tam karşısına alıp son yaklaşmaya girdi. Yerden yaklaşık iki metre yüksekte kendi kendine saydı: "Henüz değil… Henüz değil… Şimdi!" Frenleri aynı anda kararlıca bel hizasına kadar indirdi. Mükemmel bir palye ile kanat yatay hızını kesti ve süzülüş yumuşak bir dokunuşa dönüştü. Ayakları tam hedef dairesinin içine bastı. İki küçük adım attı, durdu. Kanat arkasında sessizce yere serildi.

Gözetmenlerden biri notunu yazdı, diğeri dürbününü indirdi, üçüncüsü başını salladı:

"İniş kriterleri uygun."

Tek kelimeydi ama Doruk için aylar süren emeğin, dökülen terin karşılığıydı.

Gözetmen elindeki telsize basıp iniş sahasındaki görevliye seslendi:

"Aday 12, iniş başarılı. Notu işlendi."

İniş alanındaki görevli Doruk’a doğru iki adım attı, başıyla hafifçe onay vererek tebessüm etti:

"Temiz iniş. Sahayı hızlıca boşaltabilirsin, tebrikler."

Asım Hoca bıyığının altındaki gülümsemeyi saklayamıyordu. O küçük hareketin içinde aylarca süren emeğin karşılığı vardı.

Fetih elindeki telefonu cebine atıp koşarak iniş alanından uzaklaşan kardeşinin yanına geldi. Doruk daha harness’ının tokalarını çözemeden ağabeyi ona sıkıca sarıldı. İkisi de bir süre konuşamadı; sadece rüzgârın sesi ve ikisinin hızlı nefes alıp verişi vardı. Fetih geri çekilip kardeşinin omzuna hafifçe vurdu:

"Harikaydın aslanım… Harikaydın! Babam görseydi…"

Devamını getiremedi. Doruk da konuşamadı, ikisi de aynı cümleyi içinden tamamladı: "Çok gurur duyardı."

Doruk yüzündeki terle karışık tebessümle kanadını çimlerin üzerine yaydı. İpleri özenle süzüp kanadı katlama çantasına yerleştirdi. Çantasını sırtlayıp kaskını eline aldığında, gözü birkaç metre ötede, ellerini arkasında birleştirmiş onları izleyen Asım Hoca ile gözgöze geldi.

Tam o sırada Asım Hoca’nın cebindeki telefon çalmaya başladı. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. Ciddiyetle telefonu açtı:

"Asım Bey ile mi görüşüyorum?"

"Evet, ben Asım. Buyurun?"

Doruk, sırtındaki kilolarca ağırlıktaki çantayla ama hafiflemiş bir ruhla, ağabeyi Fetih’le birlikte hocasının yanına doğru yürümeye başladı. Yüzünde sınavı geçmenin haklı gururu vardı. Ama yaklaştıkça Asım Hoca’nın duruşundaki garipliği fark ettiler.

Arayan ses soğukkanlı ve resmiydi:

"Ben Andırın İlçe Jandarma Komutanlığından Astsubay Mehmet. Acil durumda aranacak kişi olarak sizin numaranız kayıtlı olduğu için sizi bilgilendiriyoruz. Dilara Hanım bugün uçuş alanında bir kaza geçirdi."

Asım Hoca’nın yüzündeki o gururlu, vakur ifade bir anda dondu. Şakaklarındaki kanın çekildiğini hissetti. Ağzından güçlükle iki kelime döküldü:

"K-kızım mı?.. Dilara mı?"

"Evet efendim. Bölgedeki uçuş alanında bir kaza geçirmiş. Şu an ambulansla devlet hastanesine sevk ediliyor."

Asım Hoca’nın sesi titredi, gözleri karardı:

"Durumu nasıl? Ağır mı?"

"Biz olay yerinden sevkini sağladık Asım Bey, tıbbi detayları hastaneye geçince hekimlerden öğrenmeniz daha doğru olur. Adli tahkikat için bilgi vermek zorundaydık."

Telefon kapandı. Asım Hoca’nın zihni uğuldamaya başladı. Göğsü daralıyor, nefes almakta zorlanıyordu.

Doruk ve Fetih tam yanına ulaştıklarında hocalarının bu halini görüp duraksadılar. Doruk’un yüzündeki gülümseme bir anda bıçak gibi kesildi:

"Hayırdır hocam? Bir şey mi oldu?"

Asım Hoca, hayatında ilk defa sesi titreyerek, bakışlarını boşluğa dikti:

"Kızım Dilaram… Kaza geçirmiş."

Tepedeki rüzgâr bile bir anlığına durdu sanki. Derin bir sessizlik çöktü. Fetih hemen adımladı:

"Durumu ağır mı hocam?"

"Bilmiyorum…"

Asım Hoca bunu söylerken, yetiştirdiği onlarca öğrenciye güven veren o dev adam gitmiş; yerine ilk defa gerçekten çaresiz görünen bir baba gelmişti.

Doruk hiç tereddüt etmeden sırtındaki çantayı hafifçe düzeltti:

"Biz de geliyoruz."

Asım Hoca başını iki yana salladı, sesini toplamaya çalışarak:

"Yok evlat… Sınavın daha yeni bitti. Çok yoruldun, siz gidin dinlenin."

Fetih lafı hiç uzatmadı, kararlı bir adımla karşısına dikilip sözünü kesti:

"Biz seni bu halde yalnız göndermeyiz."

Asım Hoca bir an durakladı. İki gencin gözlerine baktı… Kararlılıklarına, sadakatlerine ve duruşlarına… Göğsünden derin, yorgun bir nefes bıraktı. Sadece "Peki…" dedi.

Üçü de tek kelime etmeden ofisin önündeki otomobile yöneldi. Az önce Doruk için esen rüzgar, şimdi onları bilinmezliğe götüren uzun bir yola uğurluyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir