SIFIR NOKTASI 6- Korkunun Pusulası

Bürokrasi, hayal kuranların kanatlarını kırar; insanı kuralların zincirlerine bağlayıp ağır adımlarla süründürür. Babalarının vefatından sonraki iki hafta, resmi dairelerin buz kesmiş koridorlarında imza peşinde tükenmişti. Fakat en sert duvar, İl Nüfus Müdürlüğü’nün pasaport bankosunda karşılarına dikilecekti.

Memur, önündeki evrakları dikkatle inceledikten sonra başını kaldırıp kardeşlere baktı.
"Babanız İsmail Bey, kamu emeklisi olduğu için hususi, yani yeşil pasaport hakkına sahipti,. Bu sayede pek çok ülkeye vizesiz giriş yapabiliyordu," dedi resmi bir tınıyla.
"Ancak vefatıyla birlikte bu hak sona erdi. Siz artık ergin bireylersiniz; yalnızca umuma mahsus, yani bordo pasaport alabilirsiniz. Avrupa’ya, Norveç’e seyahat etmek için de Schengen vizesine başvurmanız gerekir. Bu süreç, şu dönemde en az üç-dört ay sürer. Üstelik onaylanıp onaylanmayacağı da kesin değildir."

Doruk merakla sordu"Schengen vizesi buradan mı alınıyor?"

Memur gülümseyerek: "Hayır, biz yalnızca pasaport işlemlerini yapıyoruz. Avrupa’ya gitmek için Schengen vizesine konsolosluklardan başvurmanız gerekir."

Müdürlükten çıktıklarında Tekirdağ’ın nemli rüzgârı yüzlerine vurdu. Fetih, ceketinin yakasını kaldırırken motosikletine doğru yürüdü. "Duydun mu Doruk?" dedi buruk bir sesle. "Babam yeşil pasaportuyla sınırları kuş gibi aşmış. Bize ise aylarca bekleyeceksiniz diyorlar."

Doruk gözlerini uzaklara dikti. "Acelemiz yok abi," dedi sakin bir tonla. "Önce Anadolu’yu gezeriz."

O gece, Tekirdağ’daki evin salonu tam anlamıyla bir elektronik arşive dönmüştü. Ankara’daki sanayiden karavanı teslim alıp eve döndüklerinden beri, o gizli bölmeden çıkan tozlu harddiskleri, MiniDV kasetleri ve SD kartları tasnif ediyorlardı. Masanın üzeri kablolar, kart okuyucular ve eski şarj aletleriyle doluydu. Dışarıda haziran ayının ilk yağmuru, pencereleri ritmik bir şekilde dövüyordu.

Doruk yerde bağdaş kurmuş, eski ekipmanların arasında kaybolmuştu.

"Tozlu teknolojiler müzesi gibi oldu burası," dedi Fetih esneyerek.

Doruk cevap vermedi.

Karavanın arka dolabından çıkan kırık bir drone’u eline almıştı. Gövdesinin bir köşesi çatlamış, pervanelerinden biri tamamen kopmuştu. Alt tarafındaki çizikler, sert bir çarpışmanın izlerini taşıyordu.

"Baksana abi…" dedi sessizce.
"Babam bunu bayağı kullanmış."

Fetih göz ucuyla baktı.

"Adam emeklilikte bizden teknolojik çıktı."

Doruk, çamurlu ve pervanesi kırık dronun içinden çıkardığı o küçük microSD kartı cımbızla tutup kart okuyucuya taktı. Bilgisayarın yorgun fanı metalik iniltisiyle odayı doldurdu. Ekran birkaç saniye karıncalandı, solgun mavi ışık duvarlara çarptı. Sonra, sanki geçmişin kapısı aralanıyormuş gibi, bir görüntü belirdi.

Ekranda onlarca dosya belirdi.

Balon_Uçuşları_drone.mp4
Uçhisar_Kalesi_drone.mp4
Ihlara_Vadisi_drone.mp4
Paşabağ_Peribacaları_drone.mp4
Avanos_Kızılırmak_drone.mp4

Ve bir klasör:

Yamaç_Paraşüleri_drone.mp4

Doruk klasöre tıkladı.

Video açıldı.

İlk birkaç saniye görüntü titriyordu. Sonra drone yükselmeye başladı.

Ve bir anda Kapadokya ortaya çıktı.

Gün doğumunun turuncu ışıkları, peribacalarının taş yüzeylerinde dolaşıyordu. Gökyüzü onlarca sıcak hava balonuyla doluydu. Vadilerin arasından ince sis katmanları geçiyordu.

"Vay anasını…" diye fısıldadı Fetih.

Drone biraz daha yükseldi.

Kadraj, Kapadokya’nın o büyüleyici, rüzgârla yontulmuş vadi çizgilerinin üzerindeydi. Dron gökyüzünde süzülüyor, aşağıda periler ülkesini andıran devasa kayalıkları ve renkli balonları çekiyordu. Kamera biraz sağa döndüğünde, gökyüzünde süzülen yamaç paraşütleri göründü. Arkasından bir tane daha.

Kamera onları takip etmeye başladı.

Rengârenk kumaşlar, rüzgârı arkalarına almış, vadinin derinliklerinde dans ediyordu.

Paraşütçüler vadilerin arasında süzülüyor, sabah ışığının içinde sessiz gölgeler gibi hareket ediyordu.

Doruk farkında olmadan ekrana yaklaşmıştı.

Gözleri çocuk gibi parlıyordu.

"Abi… bu inanılmaz…"

Drone paraşütçülere yaklaşırken kameranın arkasından İsmail’in sesi duyuldu:

"Şuna bak be… İnsan değil sanki. Gökkuşağı gibiler."

Fetih gülümsedi.

"Babam bildiğin belgeselci olmuş."

Görüntü değişti.

Bu kez kamera yere yakın uçuyordu.

Bir tepenin üzerinden geçerken aşağıda hazırlık yapan insanlar göründü.

Kasklar.
Kanatlar.
Paraşüt ipleri.

Sonra görüntüde biri belirdi.

Adam koştu.

Kendini boşluğa bıraktı.

Ve paraşüt açıldı.

Videonun sonunda drone tekrar yükseldi.

İsmail bu kez paraşütçüleri daha yakından çekmeye çalışıyordu.

Drone hızlandı.

Bir kayalığın yanından fazla yakın geçti.

GÖÜÜM!

Görüntü bir anda takla attı.

Toprak.
Gökyüzü.
Taşlar.

Sonra yan yatmış kamerada İsmail’in ayakları göründü.

Yaklaşıp drone’u eline aldı.

Kırık pervaneye baktı.

"Ah be… Bunu da kırdık"

Video kapandı.

Salona sessizlik çöktü.

Doruk başka bir hafıza kartını taktı.

gökyüzü_korkusu.mp4 dosyasına tıkladı.

Kamera bu kez gökyüzünde değil, bir eğitmenin kaskına bağlıydı. Kadrajın hemen önünde, iki kişilik tandem ekipmanına sıkı sıkıya bağlanmış İsmail Bey duruyordu. Üzerindeki uçuş tulumu ona biraz büyük gelmişti. Rüzgâr, kır saçlarını ve yüzünü sertçe dağıtırken, yaşlı adam heyecandan hem deliler gibi gülüyor hem de korkudan gözlerini kapatıyordu.

"Bunu çocuklar görürse benimle dalga geçer vallahi…" diye bağırdı İsmail, sesi rüzgârın uğultusu arasında zar zor duyuluyordu.

Arkadaki eğitmenin profesyonel ve gür sesi duyuldu: "Koş amca! Koş! Oturursan düşeriz!"

İsmail panikle ellerini iplere doladı, ayakları havada boşa dönerken avazı çıktığı kadar haykırdı: "LAN DUR! BEN DAHA HAZIR DEĞİLİM!"

Bir saniye sonra, yamaçtan aşağı çılgınca koştular ve ayakları topraktan kesildi. Boşluğa çıktıkları an, İsmail’in korku dolu çığlığı yerini derin, sarsıcı bir kahkahaya bıraktı. Gökyüzü onu içine çekmişti. Kamera vadinin üzerinde süzülürken, yaşlı adam kollarını iki yana açtı.

Doruk videoyu durdurdu. Uzun süre o ekrana baktı. Kimse konuşmadı. Bilgisayarın fan sesi odadaki tek canlı şeydi. Yıllardır bilgisayar ekranında uçurduğu roketler, balkondan kendini süzülmeye bıraktığı çocukluk günleri, internetten nefesini tutarak izlediği wingsuit videoları… Hepsi o siyah ekranda babasının korku dolu ama cesur yüzüyle birleşti.

Yağmur camlara vurmaya devam ediyordu. Ekranda donup kalan görüntüde babaları hâlâ gökyüzünde gülüyordu.

"Babam…" dedi Doruk, sesi fısıltıdan farksızdı. "Benim hayalimi yaşamış abi."

Fetih arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. Sessizliği bozdu.

“Ben olsam paraşütten değil, aşağı bakmaktan ölürdüm.”

Doruk ilk kez güldü.

"Ben uçmak istiyorum abi. Norveç’e gitmeden önce, o gökyüzüne çıkmam lazım."

Fetih yatağın kenarından kardeşine döndü. Birkaç saniye kardeşinin sarsılmaz duruşuna baktı. Doruk’un gözlerinde, o zamana kadar hiç görmediği, eksik kalmış bir çağrının ateşi parlıyordu. O odada, yıllardır kalan o iki çocuktan birinin kanatlanma vaktinin geldiğini hissetti.

"Tamam," dedi sakin ama kararlı bir sesle. "Gideriz. Madem vize bekleyeceğiz, önce babamın uçtuğu o vadilere gidiyoruz."

Doruk minnettar bir gülümsemeyle masanın üzerindeki diğer microSD kartı eline aldı. Üzerinde siyah kalemle babasının el yazısıyla ufacık bir not vardı: “Korkunun Pusulası”. Kartı yuvaya itti.

Bu kez karşılarda bir manzara yoktu. Kamera karavanın içindeki küçük masaya sabitlenmişti. İçerisi loş ve sakindi. İsmail Bey, masanın üzerinde duran eski gitarını kucağına almış, akort mandallarıyla oynuyordu. Kameraya baktı, gözlüklerini burnunun üzerine itti ve iç çekti.

"İnsan gençken tuhaf oluyor," diye başladı söze. Sesi, bilge bir tınıya sahipti. "Sanki dünya onunla yapılmış gibi yaşıyor. Koşuyorsun. Yetişiyorsun. Bir şeyler biriktiriyorsun. Bir yerlere varmaya çalışıyorsun. Sonra bir gün fark ediyorsun ki aslında en değerli şeylerin çoğu hiç biriktirilememiş. Mesela cesaret."

Bir an durdu, gitarın tellerine hafifçe vurdu. Tok bir tıngırtı yayıldı odada.

"Gençken hep hayalini kurduğum bir şey vardı: paraşütle uçmak. Ama korktum. Hep erteledim. Yıllar geçti, yaşlandım. Bu gün, tandem görevlisinin yanında gökyüzüne çıktım. Uçmak beni başka bir dünyaya götürdü. O an anladım ki korku aslında kaçılacak bir şey değilmiş. Daha birkaç saat önceydi ama şimdiden biliyorum: bu ilk uçuş, hayatımın geri kalanında zihnime kazınmış bir hatıra olarak yaşayacak. Rüzgârın yüzüme çarpışı ve dünyanın altımda küçülüşü, ömrüm boyunca hafızamda yankılanacak. Evet korktum ama korku pusula gibidir; kalbinin en çok önem verdiği yere işaret eder."

Derin bir nefes aldı, gözleri uzaklara daldı.

"Birçok insan korktuğunu kabul etmiyor. Hatta bazen ben de etmiyorum. Ama korkuyoruz. Sevdiklerimizi kaybetmekten. Yarım kalmaktan. Bir gün dönüp baktığımızda yaşayamadığımız hayatı görmekten. Ben eskiden korkunun kaçılması gereken bir şey olduğunu sanırdım. Şimdi öyle düşünmüyorum. Korku bazen pusula gibi. Canını neresi acıtıyorsa, kalbin aslında orayı önemsiyor demektir."

Doruk ve Fetih, sanki babaları karşılarındaki koltukta oturuyormuş gibi nefeslerini tutmuş dinliyorlardı.

"Bazı vedalar var mesela… Söylenmeden yaşanıyor. Bazı sarılmalar var… Yıllarca erteleniyor. Bazı cümleler var… İnsan onları söylemek için fazla zamanı olduğunu sanıyor. Meğer o kadar da fazla değilmiş. İnsan yaş aldıkça acılarının geçtiğini sanıyor. Aslında çoğu geçmiyor. Sadece aynı evde yaşamayı öğreniyorsun. Misafir gibi geliyorlar. Sonra yerleşiyorlar. Kahveni içerken yanına oturuyorlar. Yola çıkarken seninle geliyorlar. Gece uyurken başucunda bekliyorlar. Ama bir süre sonra kavga etmeyi bırakıyorsun. Onlarla yaşamayı öğreniyorsun. Belki büyümek dediğimiz şey budur."

İsmail kameraya doğru ılık bir tebessüm gönderdi.

"Eğer bunu dinleyen biri varsa… Şunu unutmasın. Sevdiğiniz insanlara vakit ayırın. Gitmek istediğiniz yerlere gidin. Merak ettiğiniz şeyleri öğrenin. Özür dilemeniz gerekiyorsa dileyin. Sarılmanız gerekiyorsa sarılın. Çünkü hayat bazen çok uzun sürüyor. Ve bazen de insan bir göz kırpması kadar kısa olduğunu fark ediyor. Ama ne kadar sürerse sürsün… İyi yaşanmış bir hayatın sonunda insanın içinde keşke değil… Şükür kalmalı. Her neyse… Bugünlük bu kadar yeter."

Yaşlı adam parmaklarını gitarın tellerine usulca yerleştirdi. Sesi kusursuz değildi, tellere basan elleri yaşlılıktan hafifçe titriyordu ama o loş karavanın içinde, rüzgarın sesine eşlik eden o melodi iki kardeşin yüreğine sızdı. Şarkıya başladı:

İçimde adı konmaz, gizli bir mevsim sürer,
Penceremi açınca odama tozlar girer.
Ne zaman gülecek olsam, yarım kalmış bir türkü,
Kırık dökük sesiyle o eski günü diler.


Göğsümün altında var, açılmayan bir oda,
Eski vedalar bekler, sönüp gitmiş bir eda.
Bir zamanlar dünyayı avucumda tutardım,
Şimdi bir hatırayla uykum oluyor feda.


Kelimeler dışarda parıldayan bir şiir,
İçerde pas tutuyor, yüreğe çökmüş zehir.
Herkes sesimdeki o tatlı ahengi duyar,
Duvarlardaki yankım, sessizce akıp gider.


Kalbim yarım bırakılmış bir oyuncak gibidir,
Ne kırıktır ne sağlam, beklemek tek işidir.
Gece büyür ve şehir uzak kıyıya kaçar,
Anlarım ki özlenen, bir sesin gölgesidir.


Kırılan yerlerimi her sabah saklıyorum,
Eksik taraflarımı katlayıp bağlıyorum.
Çünkü bazı insanlar iyileşmez yaradan,
Onunla yaşamayı, yürümeyi biliyorum.


En büyük korkum meğer acımın bitmesiymiş,
O devasa sancının usulca gitmesiymiş.
Başıma ne geldiyse kanıksayıp sonunda,
Bir mezar yollarını ezbere gitmesiymiş.


Acım azalmıyor bak, aynı evde bir hane,
Sabah selamlaşırız, hayat döner düzene.
Artık hiç kanamıyorum sızlamaz yerlerimden,
Eksilirim için için, ağlayamam gidene…

Video karardığında, odadaki o tanıdık ve ağır sessizlik yeniden yerini aldı. Ama bu kez o sessizlikte bir çaresizlik yoktu. Masanın üzerinde, babalarının el yazısıyla yazılmış olan o eski kağıdın altında tek bir imza parlıyordu: İsmail

Doruk’un gözlerinden yaşlar süzülürken, Fetih kardeşinin titreyen omzunu gördü. Bir an tereddüt etmedi; ikisi de aynı anda birbirlerine sıkıca sarıldılar. O sarılışta babalarının yokluğunun ağırlığı, yıllarca ertelenmiş vedaların hüznü ve yeni bir yolculuğun cesareti birleşti. Sessizlik artık yalnızlık değil, iki kardeşin tek bir kalp gibi atışının sesi olmuştu.

Ertesi sabah, Tekirdağ’ın gri gökyüzü altında karavanın dizel motoru bu kez tek seferde, kararlılıkla çalıştı. Arkasına bağladıkları emektar motosikletle birlikte, direksiyonu iç Anadolu’nun kalbine, Kapadokya’nın rüzgarlı vadilerine doğru kırdılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir