Tekirdağ’ın nemli, deniz kokan havası geride kaldıkça Anadolu’nun kurak bozkırı, sarı toprağı ve büyüyen gökyüzü karavanın ön camını dolduruyordu. Deniz ufukta küçülürken gökyüzü büyüyor, dünya sanki yatay değil dikey genişliyordu. Fetih direksiyonu kavramış, ara sıra dikiz aynasından arkaya bağlı motosikletine bakıyordu. Yan koltuktaki Doruk ise başını cama yaslamış, dışarıdaki sonsuzluğu izliyordu. Bedeni karavandaydı ama zihni çoktan Kapadokya’nın vadilerine uçmuştu.
Akşamüstü Tuz Gölü’nü geçtikten sonra hem yorulan karavanı hem de hırpalanmış ruhlarını dinlendirmek için kerpiç duvarlı eski bir köy kahvesinin önünde durdular. Sundurmanın altındaki tahta masaya oturup çaylarını yeni almışlardı ki, yanında koyun sürüsü bulunan yaşlı bir çoban ağır adımlarla yanlarına yaklaştı. Üzerinde yılların rüzgârıyla solmuş bir kepenek vardı. Selam verip boş sandalyeye oturdu.
"Yolculuk nereye evlatlar?"
"Kapadokya’ya dayı," dedi Fetih.
Yaşlı çoban başını salladı. "Güzel yerdir."
Bir süre sessizlik oldu. Sadece çay kaşıklarının ince tıngırtıları duyuluyordu. Sonra çoban konuştu: "Bazen insan yorulduğunu çok geç fark ediyor. Öyle bir koşuyorsun ki evlat… Dizlerinin bağı çözülüyor da sen hâlâ yürüdüğünü sanıyorsun."
Tam o sırada kahveci yanlarından geçerken gülümsedi: "Çaylar benden olsun bugün, Kadı." Yan masadaki yaşlılardan biri de elini kaldırdı: "Selamünaleyküm Kadı."
Doruk merakla döndü. "Kadı mı? Niye?"
Kahveci cevap verdi: "Köylü öyle diyor. Eskiden hakimmiş."
Yaşlı çoban çayından bir yudum aldı. "Çok eski mesele."
Doruk şaşırdı. "Gerçekten mi? Peki sonra ne oldu?"
Yaşlı çoban bardağın içindeki çaya baktı, uzun süre konuşmadı. Sonunda sessizce cevap verdi: "Sığamadım."
"Neye?"
"Hayatıma."
Masadaki sessizlik biraz daha derinleşti. Fetih istemeden dikkat kesilmişti. Yaşlı çoban konuşmaya devam etti: "Bir zamanlar önümde dağ gibi dosyalar olurdu. İnsanların kaderleri birkaç sayfa kâğıda sığdırılırdı." Başını salladı. "Sonra bir gün baktım ki bazı şeyler vicdanıma sığmıyor. İstifamı verdim, koyunlara karıştım."
"Özlemiyor musun?" dedi Fetih. "Makamı… Şehri… Eski hayatını?"
Yaşlı çoban sürüsüne baktı. Uzakta birkaç kuzu birbirini kovalıyordu. "Bozkır beni başka biri yapmadı evlat," dedi usulca. "Tam tersine… Yıllardır gürültünün içinde kaybettiğim beni, sessizce geri verdi."
Fetih’in eli bardağın üzerinde dondu. Doruk ile birbirlerine baktılar. İkisi de aynı şeyi düşünmüştü: Sanki masada oturan adam değil de babaları konuşmuştu. Doruk fısıldadı: "Abi…" Fetih başını salladı: "Evet."
Çoban merakla baktı. "N’oldu evlat?"
"Babam da buna çok benzer şeyler söylerdi," dedi Fetih buruk bir tebessümle. "Emekli olur olmaz şu karavanı aldı. Yıllarca çalıştı, sonra bir gün her şeyi bırakıp yollara düştü. Dünyayı gezdi; Hindistan’a bile gitti, okyanus kıyılarında videolar çekti."
Yaşlı çoban gülümsedi. "Demek sonunda kendine dönmeyi öğrenmiş."
Rüzgâr bozkırın üzerinden geçti. Yaşlı çoban değneğini aldı, ayağa kalktı. "Ben kaçayım artık, sürü dağılmasın."
Fetih ve Doruk aynı anda ayağa kalktılar. Göğüslerinde tarif edemedikleri bir merak uyanmıştı. Fetih, "Dayı, azıcık seninle yürüyelim mi? Hem buraları anlatırsın," dedi. Çoban dönüp baktı, gözlerindeki dostane pırıltıyla başını salladı.

Birlikte kahveden çıkıp sarı otların, bozkırın sessizliğinin içine doğru yürümeye başladılar. Koyunlar önlerinde ağır ağır yayılıyordu.
"Peki dayı," dedi Fetih, adımlarını çobanın temposuna uydururken. "O cübbeyi bırakıp gitmek kolay oldu mu? Seni o kürsüden ne kaçırdı?"
Çoban durdu, tahta değneğine yaslanıp iki kardeşe baktı. Sesi bu kez daha da çıplak, daha keskindi:
"On binlerce dosya yığdılar önüme evlat. Adam bankaya para yatırmış, öbürü yasal bir sendikaya üye olmuş, diğeri çocuğunu dershaneye göndermiş, öteki bir ankesörlü telefondan aranmış ya da Digitürk aboneliğini iptal etmiş diye… Evrensel hukukun asla suç sayamayacağı sıradan sebeplerle benden o insanları terörist ilan etmemi, hayatlarını karartmamı istediler. O kürsüde otururken kalabalıkların içindeydim ama yapayalnızdım. Gördüm ki o kararlara imza atarsam dışarıda dik dururken içeride insanlığımı tamamen tüketeceğim. Masumları yakmaktansa cübbeyi masada bırakmayı seçtim."
Doruk, adamın kepenekli omzuna baktı. "Zor olmadı mı?"
"Bazen sabah o sürünün peşine düşebilmek için bile kendi içimde bir meydan savaşı veriyorum evlat," dedi çoban, yeniden yürümeye başlayarak. "Sonra gün içinde bir tanıdık geliyor, ‘Ne kadar pozitif adamsın’ diyor. Sadece tebessüm ediyorum. Çünkü bazı kırgınlıklar, o adliye koridorlarındaki o zulüm öyle uluorta anlatılmıyor herkese. Ruhum daralınca türkülere sığınıyorum. Bozkırın tezenesinin o derinden gelen garip sesi, ya da bir yanık kaval sesi ruhuma ilaç gibi geliyor. Gece kulübede soba çıtırdarken, taşıdığım o kalbi kırıklığın sadece bana ait olmadığını hissediyorum."
"Yine de yoruluyorsun," dedi Doruk usulca.
"Yoruluyorum evlat. Kırılıyorum, bazen kapıyı kapatıp dünyadan kaçmak istiyorum," dedi yaşlı çoban, durup çömeldi ve yanlarına gelen küçük bir kuzunun başını okşadı. "Ama sonra küçücük bir şey oluyor. Ahırda yeni bir kuzu doğuyor, ya da kahvede sizin gibi yolcularla iki kelam samimi sohbet ediyorum ve içimde yeniden küçük bir kıvılcım çakıyor. İnsanı ayakta tutan şey büyük mutluluklar değil, küçük de olsa yola devam etme sebepleri… İçimdeki bütün kırgınlıklara rağmen hâlâ insanlara faydalı olmaya çalışıyorum. Beni ben yapan şey de; o düğmeli cübbeyi bırakıp sırtıma geçirdiğim bu düğmesiz kepenekle, vicdanımı temiz tutarak yürüdüğüm bu dağ yoludur belki de."
Çoban ayağa kalktı, şapkasını hafifçe düzeltti. "Benim yolum buradan yukarı sarıyor evlatlar. Sizin yolunuz uzun. Babanızın hatırasına benden selam olsun yollarda…"
Ağır adımlarla sürüsünün peşine, bozkırın sonsuz sarılığına doğru yürümeye başladı.
Fetih ve Doruk, arkalarından baka kaldıkları o koca çınarın ardından karavana doğru yürürken içlerinde tarifsiz bir hafiflik vardı. Artık Kapadokya yolu, onlar için sadece bir seyahat değil; arkalarında düğmeli bir cübbenin bıraktığı iz, önlerinde düğmesiz bir kepeneğin açtığı yol vardı. Karavan yeniden çalıştığında Kapadokya artık yalnızca bir varış noktası değil, kendi içlerine doğru başlayan yeni bir yolculuktu.








