BÖLÜM 11: Eğitim Haftası
Asım Hoca, yamaçtan yukarı çıkarken telefonun çaldığını duyunca adımlarını yavaşlattı. Telefonu cebinden çıkarıp ekrana baktı. Dilara ismini görünce yüzündeki yorgunluk anında dağıldı. Telefonu kulağına götürürken uzaktan Doruk’un paraşütü taşımaya çalıştığını gördü.
"Efendim güzel kızım?"
Telefonun diğer ucundan, coşkulu bir su uğultusunun arasından Dilara’nın heyecanla titreyen sesi geldi: "Baba! Şu anda Köprülü Kanyon’dayım. Rafting botuyla az önce deli bir akıntıya girdik, su çılgın gibi akıyor! Kürekleri sağa sola çekiyoruz, yönümüzü bulmaya—"
Dilara sözünü tamamlayamadan arkadan birinin, "Sağ yap, kayaya çarpıyoruz!" diye bağırdığı duyuldu. Hemen ardından büyük bir dalga çarpma sesi, bir çığlık ve kulak tırmalayan bir hışırtı yükseldi.
Telefon aniden sustu. Hat kesilmişti.
Asım Hoca bir an bozkırın ortasında taş kesildi. "Dilara? Kızım?" diye seslendi telefona doğru. Ses yoktu. Ekranı yüzünden uzaklaştırıp baktı; arama sonlandırılmıştı. İçini aniden kaplayan o buz gibi babalık korkusuyla hemen son numarayı yeniden tuşladı. Kalbi göğsünü döverken telesekreterin o ruhsuz sesi bozkırın sessizliğinde yankılandı: "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor…"
Tekrar aradı. Yine telesekretere düştü.
Doruk uzaktan şaşkınlıkla hocasına bakıyordu ama Asım Hoca’nın gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Tepede ileri geri yürürken telefonu üst üste, neredeyse nefes almadan üç kez daha aradı. Nafileydi. Telefon ya su almıştı ya da kanyonun o derin duvarları arasında şebeke tamamen kopmuştu. Aklına binbir türlü kötü senaryo geliyor, Köprülü Kanyon’un o azgın beyaz suları gözünün önünde büyüyordu.
Tam telefonu çaresizce tekrar kulağına götürürken cihaz elinde aniden titreyerek çalmaya başladı. Ekranda yine o isim vardı: Dilara.
Asım Hoca telefonu neredeyse ekranı kıracak bir hızla açtı, sesi titriyordu: "Dilara! Kızım, iyi misin?"
Telefonun ucundan bu kez derin nefes alışverişler ve hemen ardından yükselen rahatlamış bir kahkaha duyuldu: "Baba… Sudan şimdi çıktım, merak etme! İyiyim, gayet iyiyim."
Asım Hoca yavaşça yere çöktü. Alnındaki soğuk teri elinin tersiyle silerken, "Ödümü kopardın kızım," diyebildi sadece. "Ne oldu orada?"
"Akıntı botu aniden kayaya fırlattı, dengemi kaybedip suya düştüm. Telefon su geçirmez kılıftaydı ama kanyonda hat çekmediği için kapandı herhalde. Beni hemen bota geri çektiler. Üstüm başım sırılsıklam, su buz gibi ama iyiyim baba, merak etme."
Asım Hoca uzun süre konuşamadı. Sonunda yalnızca şunu söyleyebildi: "Bir daha böyle korkutma beni. Can yeleğini sakın çıkarma, arkadaşlarından ayrılma."
Telefon kapandığında Asım Hoca bir süre bozkırın ufkuna doğru bakıp kalbinin ritmini yavaşlatmaya çalıştı. Sonra derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Yavaş adımlarla, toz toprak içinde şaşkınlıkla kendisini izleyen Doruk’un yanına yürüdü.
Doruk hocasının yüzündeki solgunluğu fark etmişti. "Bir şey mi oldu hocam?" diye sordu çekinerek.
Asım Hoca kısa bir sessizlikten sonra hafifçe gülümsedi. "Yok evlat," dedi ve gökyüzüne baktı. "Az önce bir baba olarak korktum. Şimdi bir eğitmen olarak devam edebiliriz."
Birlikte kanadı yeniden yere serdiler. Asım Hoca ipleri kontrol ederken sakin ama her zamankinden daha derin, oturaklı bir sesle konuştu: "Bak Doruk… Gökyüzünde de dağda da denizde de insanın en büyük yardımcısı cesaret değildir."
Doruk başını kaldırdı. "Nedir hocam?"
"Disiplindir." Asım Hoca kanadın karabinasını kapattı ve ilk kez öğrencisinin gözlerinin içine uzun uzun baktı. "Kurallar seni özgürlüğünden alıkoymak için değil, eve sağ salim dönebilmen için vardır. Hata payımız yok. Haydi, aynı hatayı yapmadan bir kez daha uçuyoruz."
…

O gün güneş batana kadar Doruk, tepeden defalarca koştu. Asım Hoca’nın telsizden gelen "Frenleri hafifçe bırak… Şimdi sağa ağırlık ver…" komutlarıyla havada küçük süzülüşler yapmayı öğrendi.
Akşamüstü, paraşüt ve malzemelerin tozunu silkeleyip ofise döndüklerinde Doruk heyecanla sordu: "Hocam, bugün fena değildim sanki, ha? Ne zaman alıyorum şu P2 belgesini? Yarın verir misin?"
Asım Hoca bıyık altından gülümsedi, masasının üzerindeki çay bardağına uzandı: "Yavaş ol bakalım aslanım. Burası çiftlik değil, gökyüzünün bir kanunu var. Ben sana sadece hakkıyla uçmayı öğretirim. Ama o belgeyi benden almıyorsun."
Doruk şaşırmıştı: "Nasıl yani? Siz onaylamıyor musun?"
"Ben seni sınava hazırlarım. Ama belgeyi veren ben değilim. Federasyonun yetkilendirdiği sınav görevlileri seni değerlendirecek," diyerek arkasına yaslandı Asım Hoca. "Yamaç paraşütü P2 Başlangıç Pilot eğitimi genellikle ortalama 7-10 gün arasında sürer. Tabii bu senin öğrenme hızına ve bölgedeki hava koşullarına bağlı. Önümüzdeki ayın on beşinde Türkiye Hava Sporları Federasyonunun, yani THSF’nin resmi sınavı var. Önce buraya federasyonun görevlendirdiği sınav heyeti gelecek… Seni öyle bir teorik sınava sokacaklar ki aerodinamikten meteorolojiye kadar ter dökeceksin. Testi geçtin mi? Yetmez. Eğitim boyunca yaptığın en az yirmi nizamî uçuşu logbook’una, yani şu uçuş defterine tek tek işleyeceğiz. Gözetmenler o defteri santim santim inceleyecek. Sonra da onların gözü önünde o kontrol uçuşuna çıkacak, kalkıştan iniş planlamasına kadar tek bir hata bile yapmayacaksın."
Doruk yutkundu: "Peki ya sonra?"
"Sonrası beklemek," dedi Asım Hoca, sesinde eski bir pilotun sabrı vardı. "Evrakların Ankara’ya gidecek. Federasyon onaylayacak, sisteme düşecek… Bir iki hafta o ekranın başında, kazandım mı kazanmadım mı diye bekleyeceksin. Tıpkı otomobil ehliyeti gibi. Gökyüzü resmiyeti sever Doruk. Çünkü kurallara uymayanın kanadını elinden alırlar."
Resmiyet, sınavlar, onaylar… Hepsi Doruk’un gözünde büyümüştü ama gökyüzüne giden yolun bu ciddiyetten geçtiğini artık çok iyi anlıyordu.
"O sınavı geçeceğim hocam," dedi kararlı bir sesle. "O listeye adımı yazdıracağım."
Asım Hoca gururla gülümsedi, elini Doruk’un omzuna koydu: "Biliyorum evlat."
Sonraki günler birbirine benzemeye başladı. Doruk her sabah gün doğumundan önce kalktı. Şafak vakti başlayan eğitimler, rüzgârı okumak, saatler süren yer çalışmaları… Doruk artık günleri takvimle değil, yaptığı uçuş sayısıyla hatırlıyordu.
Asım Hoca ile birlikte tepenin zirvesinde rüzgârı okumayı öğrendi; ellerini kaldırıp rüzgârın yönünü ve şiddetini teninde hissetmeyi, saçlarının dalgalanışından hız tahmini yapmayı, vadideki toz bulutlarının hareketinden termikleri sezmeyi…
Asım Hoca ona uçuş öncesi kontrolleri anlattı ve bir sabah onu karşısına alıp tek tek sordu: "Kanatta yırtık, delik, aşınma var mı?"
Doruk kanat kumaşını ve hücum kenarını gözle kontrol etti: "Temiz hocam!"
"Düğüm, sürtünme, kopma var mı?"
Doruk askı iplerini yukarıdan aşağıya doğru eliyle ve gözüyle süzdü: "Yok!"
"Kilitler sağlam mı, pas var mı?"
Doruk karabinaları eliyle sıkarak kilit mekanizmalarını fiziksel olarak test etti: "Karabinalar kilitli!"
"Tüm bağlantılar güvenli mi?"
Doruk kuşamındaki tüm tokaları elleyerek yerine oturduğundan emin oldu: "Kuşam kilitli!"
"Rüzgâr profili uçuşa uygun mu?"
"Rüzgâr karşıdan, şiddeti ve yönü limitler içinde, uçuşa uygun!"
"Bu beş adımdan hiçbirini atlamamalısın," dedi Asım Hoca bir sabah. "Havanın nabzını alacaksın. Rüzgâr görünmezdir ama yalan söylemez. Bulutlar konuşur. Kuşlar konuşur. Yer şekilleri konuşur. Sen onları dinlemeyi öğrenirsen gökyüzü seni saatlerce misafir eder."
Doruk o hafta rüzgârın sadece bir hava hareketi olmadığını, canlı bir varlık gibi davrandığını öğrendi. Kâh sırtını sıvazlayan bir dost, kâh omzunu iten bir düşman gibiydi.
Kanat artık Doruk’un vücudunun bir uzantısıydı. Kanadı kalkışta A kolonlarıyla kaldırmayı, havada fren ipleriyle yön vermeyi, ağırlığını sele içinde doğru aktarmayı, hız sistemini ne zaman kullanacağını öğrendi. Elleri, ipler arasında körü körüne doğru kolu bulacak kadar kas hafızası geliştirmişti.
Son gün rüzgâr temizdi. Kalkış kusursuzdu. Kanat tek hamlede yükseldi. Doruk ne acele etti ne tereddüt etti. Sadece havanın nabzını dinledi. İnişe yaklaşırken gözleri yalnızca toprağı okuyordu. Bir… İki… Bekledi. Tam zamanı geldiğinde frenleri aşağı indirdi. Kanat yumuşacık yere oturdu. Doruk iki adım koştu, durdu. Arkaya baktığında paraşütü, tam arkasında usulca yere uzanıyordu.
Sessizlik vardı. Asım Hoca birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra ağır adımlarla yanına geldi. Elini uzattı, Doruk sıktı. Asım Hoca ilk kez ona "evlat" demedi. "Hayırlı olsun…" dedi. Çünkü artık karşısında sadece bir öğrenci değil, pilot olmaya hazır genç bir adam duruyordu.
O akşamüstü, bozkırın kızıllığı Göreme sokaklarına çökerken Asım Hoca’nın ofisinde farklı bir sessizlik vardı. Doruk, masanın önünde beklerken yorgunluğun getirdiği günlerdir süren kas ağrılarını unutturacak bir heyecan içindeydi. Kolları ipleri tutmaktan sertleşmiş, yüzü güneşten ve rüzgârdan hafifçe yanmıştı.
Asım Hoca çekmecesinden mavi renkli resmi bir uçuş defteri, yani bir logbook çıkardı. Sayfalarını açtı. İçinde Doruk’un günler boyunca yaptığı tüm uçuşların dökümü tek tek yazılıydı:
Uçuş No 1 : İlk Düz Süzülüş, İrtifa: 40m, Süre: 25 sn
Uçuş No 4 : Düz Süzülüş, İrtifa: 60m, Süre: 45 sn
Uçuş No 5 : İlk Dönüş, 90 Derece Sağ Dönüş
Uçuş No 7 : İrtifa: 80m, Süre: 55 sn – Telsizsiz Sevk ve İdare
Uçuş No 10 : İlk Hedef İnişi, İrtifa: 100m, Süre: 1 dk 10 sn
Liste uzayıp gidiyordu. Asım Hoca, sayfanın altındaki "Eğitmen Onayı" kısmına kalın gövdeli dolma kalemiyle imzasını attı.
"Tebrik ederim. Artık sınava hazırsın. Yarın THSF’nin, yani Türkiye Hava Sporları Federasyonunun resmi sınavı var. Başarılı olacağına inanıyorum."
…

Hava karardığında Asım Hoca pencerenin önünde durmuş, yıldızlarla dolu gökyüzünü seyrediyordu. Telefonu çaldı. Arayan Dilara’ydı.
"Baba! Bugün hayatımın en güzel günlerinden biriydi."
"Hayırdır kızım, sesinden belli. Anlat bakalım."
"Babadağ’dan uçtum! Kanadı açtık, birkaç adım koştum… Sonra bir baktım ayaklarım yerden kesilmiş."
Asım Hoca gülümsedi. "Demek ilk uzun uçuşunu da yaptın. Nasıldı? Korktun mu?"
"İlk birkaç saniye çok korktum. Aşağı bakınca ‘Ben ne yapıyorum?’ dedim. Sonra alıştım. Rüzgâr yüzüme vuruyordu, Ölüdeniz masmavi… Bir süre sonra sadece manzarayı izlemeye başladım."
"Pilot nasıldı?"
"Çok rahattı. Ben heyecandan nefes alamazken adam türkü mırıldanıyordu."
Asım Hoca güldü. "Demek seni emin ellere teslim etmişler."
"Bir ara termiğe girdik. Sürekli yükselmeye başladık. Vario durmadan ötüyordu. Sonra başka bir vadinin üzerine geçtik. Toplam elli kilometreden fazla uçmuşuz."
"İnişte sıkıntı yaşamadınız inşallah."
"Yok. İniş gayet güzeldi ama yere basınca dizlerim titriyordu. Galiba heyecan sonradan çıktı."
Asım Hoca camdan yıldızlara baktı. "İşte gerçek uçuş budur."
"Bugün özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu hissettim baba." Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Dilara yeniden konuştu: "Yarın Andırın tarafına geçiyoruz. Dört Minareli Asma Köprü’nün yakınındaki tepeden uçacağız."
"Rüzgârı iyi dinleyin."
"Merak etme."
"Fotoğraf göndermeyi unutma."
"Unutur muyum hiç?" Dilara gülümsedi. "Tamam baba. Seni sonra ararım."
Telefon kapandı. Asım Hoca bir süre daha yıldızlara baktı. Dudaklarında hafif bir tebessüm vardı.
Ertesi gün sınav tepesinde onlarca paraşütçü çoktan yerlerini almıştı. Doruk, sırtında paraşüt çantasıyla tepenin en uç noktasında durmuş, yüzüne vuran rüzgârı hissederek federasyon görevlilerinden gelecek talimatı bekliyordu.







