BÖLÜM 15: Yerçekimiyle Dans ve İlk Kırılma
Doruk kendini boşluğa bıraktığı an, dünya bir anda sessizleşti. Sadece kulaklarında uğuldayan rüzgarın o vahşi senfonisi vardı. Wingsuit’in kanatları hava ile dolup gerildiğinde, Doruk bir insan olmaktan çıkıp aerodinamik bir mermiye dönüştü. Bin metrelik dikey duvar, yanından gri bir flu şerit gibi akıp gidiyordu. Gözleri, aşağıda bir karınca gibi süzülen siyah noktadaydı: Fetih ve motoru.
"Dalışa geçiyorum," dedi Doruk. Sesi, kaskın içindeki mikrofona çarpan sert nefesiyle karışıyordu.
Aşağıda, asfaltın üzerinde Fetih, motorun devrini titizlikle ayarlıyordu. 120, 130… ve nihayet 145 km/s. Gözleri sürekli dikiz aynasındaydı. Gökyüzünden üzerine doğru dikine inen o siyah gölgeyi bekliyordu. Motorun kükreyişi, fiyortun duvarlarında yankılanıp kendine geri dönüyordu.

"Hızım sabit, yol senin Doruk. Hadi aslanım."
Doruk, kollarını gövdesine yapıştırıp dik bir dalışla hıza odaklandı. Saatte 220 kilometreye ulaştığında, uçurumun yüzeyinden ayrılıp asfaltın üzerindeki o dar koridora yöneldi. Şimdi her şey milimetrik bir hesap üzerine kuruluydu. Yaklaştı, yaklaştı… Fetih artık aynada kardeşinin kaskındaki o küçük kamerayı bile görebiliyordu.
"Yirmi metre… On metre…" Doruk fısıldıyordu. "Hizalanıyorum!"
Tam o saniyede, doğa kendi oyununu oynamaya karar verdi. Kjerag’ın devasa kayalıklarının arasından süzülen sinsi bir yan rüzgar, vadi tabanından yukarı doğru patladı. Doruk, motorun selesine dokunmasına santimetreler kala, bu görünmez yumrukla havaya savruldu. Wingsuit’in geniş yüzeyi rüzgarı bir yelken gibi yakalamış, onu kontrolsüzce yukarı ve sola, kayalıkların üzerine doğru itmişti.
"İptal! İptal!" diye bağırdı Doruk.
Fetih dikiz aynasından Doruk’un bir kağıt parçası gibi savrulduğunu gördüğünde kalbi duracak gibi oldu. Doruk’un dengesi tamamen bozulmuştu ve hızı hala çok yüksekti. Eğer toparlayamazsa doğrudan asfaltın bitimindeki taş duvara çarpacaktı.
"Sağa kır Doruk! Boşluğa dön!" Fetih’in sesi interkomda yankılandı.
Doruk, tüm gücüyle sağ kolunu aşağı bastırıp vücudunu yana yatırdı. Motorun egzozundan çıkan yakıcı sıcaklığı bacaklarında hissetti; o kadar yakındı ki, neredeyse Fetih’in kaskına çarpacaktı. Bir saniyelik bir kararla, kendini yolun bittiği ve uçurumun tekrar başladığı o boşluğa fırlattı.
Altındaki dünya bir anda yok oldu. Sadece sonsuz bir boşluk ve hızla yaklaşan zümrüt rengi fiyort suları vardı. Doruk, takla atarak düştüğü o kaostan kurtulup gövdesini düzeltti ve paraşütünün pimine asıldı.
GÜÜÜM!
Paraşüt kanadı tepesinde açıldığında, kayalıklara çarpmasına sadece yirmi metre kalmıştı. Sarsıntıyla birlikte havada asılı kaldı. Aşağıda, suyun üzerinde sallanırken sadece kendi kalp atışlarını duyabiliyordu.
Birkaç dakika sonra Fetih, motoruyla fiyortun kıyısındaki iniş alanına ulaştığında Doruk çoktan yere inmiş, kaskını çıkarıp çimlerin üzerine çökmüştü. Elleri gözle görülür şekilde titriyordu. Fetih motoru durdurup kaskını fırlatırcasına çıkardı. İkisi de bir süre konuşamadı.
"O rüzgar…" dedi Doruk nihayet, sesi titreyerek. "Beni bir böcek gibi fırlattı Fetih. Hiçbir kontrolüm kalmadı."
Fetih kardeşinin yanına oturdu, elini omzuna koydu. O alaycı, şakacı Fetih gitmişti. "Neredeyse ölüyordun. Bir santim daha yakın olsaydın, seni motorun üzerinden kazımak zorunda kalacaktım."
Doruk kafasını kaldırdı, gözlerinde daha önce hiç görmediği bir ifade vardı: Saf bir kabulleniş. "Belki de haklısın abi. Doğa bize ‘buraya ait değilsiniz’ diyor. Belki de bu kadar zorlamamalıyız."
Paraşütü sessizce toplamaya başladılar. Motosiklete doğru yürürken ikisi de içten içe bu işin burada bittiğini biliyordu. Ama tam o sırada, güneş fiyortların arkasında batarken rüzgar aniden bıçak gibi kesildi. Vadideki o uğultu bitti, yerine ürpertici ama kusursuz bir sessizlik çöktü. Yaprak bile kımıldamıyordu.
Fetih durdu. Motosiklete binerken Doruk’a baktı. Doruk de durmuştu. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Doğa, onlara o zehirli soruyu sormuştu: Şimdi değilse, ne zaman?








