SIFIR NOKTASI 16: Hatıra Defteri

BÖLÜM 16: Hatıra Defteri

Doruk şakaklarını karavanın buz gibi camına dayadı. Dışarıdaki bozkır saatlerdir aynı görüntüleri tekrarlıyordu: Sararmış otlar, seyrek ağaçlar, uzakta belli belirsiz yükselen tepeler ve asfaltın iki yanında hızla geriye akan yol…

Ama Doruk’un gözleri yolda değildi. Zihninde sürekli aynı iki görüntü dönüp duruyordu: Torpidoda bulduğu kâğıt ve ranza kenarındaki kılıftan görünen gitar… Doruk birkaç kez başını çevirip arkaya baktı. Gitarın sapı, babasının eski videolarında gördüğü o gitara o kadar çok benziyordu ki… Elini uzatmayı düşündü fakat vazgeçti.

Şiirde geçen o tek cümle ise zihninden bir türlü çıkmıyordu:

"Ben yarım kalmış bir hikâyeyim."

Şiiri yeniden okumak için tam torpido kapağına uzanacakken abisinin sesi çınladı zihninde: "Sahibinden izinsiz okumamız doğru olmaz."

Bir süre sonra başka bir görüntü geldi aklına: Hastane odası, monitörün yavaşlayan sesi, babalarının güçlükle açılan gözleri ve ölmeden önce söylediği o son söz…

"Hikâyeyi… yarım bırakmayın."

Doruk bir süre daha dışarıyı izledikten sonra dayanamayarak abisine döndü.

"Abi…"

Fetih gözlerini yoldan ayırmadı.

"Ne oldu?"

"Babamın ölmeden önce söylediği son sözü hatırladım."

Fetih’in elleri direksiyonda biraz daha sıkılaştı.

Doruk devam etti: "Babam neden ‘Hikâyeyi yarım bırakmayın’ dedi?"

Fetih cevap vermedi. Motorun homurtusu, cevapsız kalan sorunun yerini doldurdu. Doruk birkaç saniye bekleyip tekrar konuştu:

"Şiirde ne yazıyordu biliyor musun? ‘Ben yarım kalmış bir hikâyeyim’ yazıyor." Doruk’un sesi yavaşladı. "Sadece tesadüf mü?"

Fetih’in bakışları yolda sabit kaldı.

"Bir de o gitar…" dedi Doruk. "Babamın eski videolarında çaldığı gitarına çok benziyor. Sence gerçekten onun olabilir mi?"

Fetih bu kez vitesi ani bir hamleyle değiştirdi. Ayağını gaza bastığında motor homurdanarak hızlandı.

"Bilmiyorum."

Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Fetih, gözlerini yoldan ayırmadan sakin bir sesle ekledi:

"Belki bazı soruların cevabı kelimelerde değil, zamandadır."

Doruk bu kez hiçbir şey söylemedi. Başını yeniden cama yasladı. Karavan, uzun yolun sessizliği içinde ilerlemeye devam ederken derin bir uykuya daldı.

"Doruk…" Omzunda hafif bir sarsıntı hissetti. "Geldik uykucu. Hadi kalk."

Gözlerini güçlükle açtı, doğrulup camdan baktı. Nerede olduğunu anlaması birkaç saniye sürdü. Göreme’nin tanıdık kayalıklarını görünce uykusu tamamen açıldı. Sarı Tosbağa, kısa süre sonra Asım Hoca’nın ofisinin önünde durdu.

Fetih motoru kapattı. Kalkarken gözü son kez gitara takıldı, ardından başını eğip dışarı çıktı. Ofisin kapısı açıktı ve içeride Asım Hoca’nın silueti görünüyordu.

"Abi," dedi Doruk. "Asım Hoca içeride galiba."

"Gidip selam verelim. Hem anahtarı da teslim ederiz."

İki kardeş ofise doğru yürüdüler. Doruk kapıyı açıp içeri seslendi:

"Hocam?"

Asım Hoca masasının başında bir şeylerle uğraşıyordu. Onları görünce hemen ayağa kalktı.

"Gelmiş benim gözbebeklerim!" Önce Fetih’e sarıldı, sonra iki eliyle omuzlarından tuttu. "Sağ salim getirdiniz, Dilara’nın sarı tosbağasını."

"Getirdik hocam." Fetih anahtarı uzattı.

Asım Hoca anahtarı alırken başını salladı.

"Sağ ol evlat. Hem hastaneye giderken benim arabayı kullandın hem de Sarı Tosbağa’yı alıp getirdin. İki kere yardım ettin bana."

"Estağfurullah hocam, ne demek."

"Yok, estağfurullahı yok bunun. Teşekkür ederim." Sonra Doruk’a döndü. "Sen nasılsın bakalım, pilot?"

Doruk gülümsedi.

"İyiyim hocam."

"P2’yi başarıyla tamamladın. Tebrik ederim. Artık P3’e devam edeceksen kendi ekipmanını düşünmenin zamanı geldi."

Doruk’un yüzü aydınlandı.

"Kendi kanadım mı olacak hocam?"

"Evet. Ama öyle gidip ilk gördüğünü almayacağız. Önce sana uygun olanı seçeceğiz." Asım Hoca masasının üzerindeki birkaç kataloğu karıştırdı. Sayfaları çevirip Doruk’un önüne koydu. "Şunlara bak. Bunlar senin seviyende değerlendirilebilecek kanatlar."

Doruk kataloglara eğildi. Bir süre fotoğraflara ve teknik bilgilere baktı.

"Hocam, şu Mojo 6 ile Mana 2 nasıl?"

Asım Hoca sayfaya baktı.

"Bak evlat, şunu unutma: Her kanadın artısı olduğu kadar eksisi de var. Mojo 6 sağlamdır, pilot için çok affedicidir. Ama ağırdır; uzun yürüyüşlerde sırtında taşırken yorabilir. Mana 2 Light ise hafif ve taşınması kolaydır. Ama hafif malzeme demek biraz daha dikkatli kullanım demektir; ömrü Mojo kadar uzun olmayabilir."

Kataloğun diğer sayfasını çevirdi, Doruk’a baktı.

"Ama karavanın bagajına ve motosiklet çantasına rahat sığsın istiyorsan sana özellikle UP Mana 2 Light’ı tavsiye ederim."

Doruk başını salladı.

"Evet hocam, Mana 2 Light tam bana göre."

"Tamam, o zaman stok durumunu da öğrenelim."

Asım Hoca telefonunu çıkardı, rehberde "Havacılık Kulübü – Malzeme Deposu" yazan numarayı aradı.

"Ahmet, selam! Nasılsın, işler nasıl gidiyor?"

Karşı taraftan neşeli bir ses geldi: "İyiyim hocam, sağ ol. Sen nasılsın? Hayırdır, paraşütlerde sorun mu oldu?"

"Çok şükür, bir sıkıntı olmadı. Yine bir öğrencim için kanat bakıyoruz. UP Mana 2 Light var mı sende?"

Ahmet’in sesi biraz mahcup çıktı: "Hocam, keşke olsaydı. Son iki taneyi geçen hafta verdik. Yeni parti ancak eylülde gelecek."

Asım Hoca’nın kaşları hafifçe çatıldı: "Hiç mi kalmadı? Depoya bir bakabilir misin? Belki gözden kaçmıştır."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Tamam, bakıyorum. Bir dakika."

Uzun bekleyişin ardından Ahmet’in sesi tekrar geldi:

"Hocam, şanslısınız. Rafların arkasında bir tane kalmış, gözden kaçmış."

Asım Hoca’nın yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.

"Bir tane mi?"

Doruk’un gözleri parladı, gülümseyerek fısıldadı: "Depoda bir tane kalmış."

Asım Hoca tekrar telefona döndü: "Tamam, onu ayır o zaman. Yarın Ankara’ya gelecekler. Ölçülerini de kontrol edin. Uygunsa alsınlar." Telefonu kapattı.

Doruk heyecanla abisine baktı:

"Yarın sabah gidiyoruz?"

Fetih gülümsedi.

"Bugünlük macera yeter. Yarına kadar dinlenelim, ikimizin de pili bitti."

Asım Hoca güldü.

"Belli oluyor zaten. Gidin, dinlenin. Ben de eve geçip Dilara’ya bir bakayım. Ayağı nasıl, ilaçlarını aldı mı, kontrol edeyim."

Fetih başını salladı.

"İyi olur hocam."

Doruk, Asım Hoca’ya baktı.

"Hocam… Teşekkür ederim."

Asım Hoca masasının üzerindeki dosyaları toparlayıp ayağa kalktı. Üçü birlikte ofisten çıktılar.

Akşamın serinliği Göreme’nin sokaklarına çökmeye başlamıştı. Doruk karavanda uykuya dalmadan önce mırıldandı:

"Yarın Ankara’ya."

Güneş, bozkırın üzerindeki sis perdesini henüz dağıtmamıştı. Kapadokya’nın serin sabahında karavanın içinde ilk uyanan Fetih oldu. Mutfak tezgahındaki iki sıcak çayın buharı camları buğulandırırken Doruk da gözlerini ovuşturarak katlanır ranzadaki yatağında doğruldu.

Kısa bir hazırlığın ardından eşyalar toplandı, dolaplara sabitlendi. Mavi çizgili eski karavanın anahtarını kontağa takıp motoru çalıştırdı. Motorun tanıdık, tok homurtusu sabahın sessizliğini bölerken Ankara’ya, hayallerindeki o tek kanada doğru yola çıktılar.

Asfaltın üzerindeki yolculuk ilk bir saat boyunca sakindi. Radyoda cızırtılı bir türkü çalıyor, Doruk yan koltukta yeni alacağı UP Mana 2 Light’ın teknik detaylarını cep telefonundan inceliyordu.

Derken, yol çalışmasının ortasında fark edilmeyen derin bir çukur çıktı karşılarına.

GÜM!

Karavan sarsıldı, süspansiyonlar sonuna kadar esnedi. Aracın içindeki her şey bir anlığına havalanıp yerine oturdu. Ve hemen ardından o tanıdık kâbus geri döndü:

Tık…

Fetih’in elleri direksiyonda kasıldı.

Tık… Tık…

"Yine başladı…" diye mırıldandı Fetih. "Başkent karavan tesisinde tamir ettirmiştik biz bunu! Usta tavanı, dolapları, çekmeceleri sabitlemişti!"

Tık… Tık… Tık…

Doruk arkaya, mutfak tezgahının altındaki çekmecelere baktı. "Abi, tavandan değil. Bu ses aşağıdan, mutfak çekmecesinden geliyor."

Ses yol boyunca aralıksız sürdü. Ankara’ya girerken Fetih, kardeşinin kulaklarını elleriyle kapattığını fark etti.

"Az kaldı, Ankara’ya kadar sabredelim. Kanat işini halledelim, dönünce bakacağım."

"Babam bu sesle on bir yıl dünyayı gezmiş. Biz birkaç saatte çıldırdık."

Fetih’in yüzündeki gülümseme kısa sürdü.

"Evet…" dedi. "Ben de anlamıyorum. Babam neden bunu hiç tamir ettirmemiş?"

Ses yol boyunca ritmik bir işkence gibi devam etse de Ankara’ya girdiklerinde heyecan rahatsızlığın önüne geçti. Havacılık Kulübü’nün malzeme deposuna vardıklarında havadaki naylon, yeni dokuma kumaş ve ip kokusu Doruk’un başını döndürdü.

Depo sorumlusu Ahmet onları neşeyle karşıladı. Rafların arkasından çıkardığı o son UP Mana 2 Light paketini tezgahın üzerine koydu.

"Telefonda Asım Hocanıza da söyledim, ölçmeden asla teslim etmem," dedi Ahmet mezurayı çıkarırken. "Bunun harness’ı, limitleri hassastır. Geç şuraya bakalım, pilot."

Doruk heyecanla baskülün üzerine çıktı, ardından boyu ölçüldü. Ahmet elindeki cetvele ve kanadın teknik etiketine baktı. Yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi.

"Sırt ağırlığın, boyun, kilo limitlerin… Ulan Doruk, bu kanat fabrikada senin için özel üretilmiş de burada unutulmuş gibi! Tam senin ölçülerin."

Doruk abisine baktı, gözlerinin içi gülüyordu. Ödeme yapıldı; pırıl pırıl, sıfır çanta karavanın arka koltuğuna, Doruk’un hemen yanına yerleştirildi.

Dönüş yolu başlamıştı. Doruk elini sık sık arkasındaki çantaya dokunduruyor, kendi kanadına sahip olmanın gururunu yaşıyordu.

Fakat Göreme’ye yaklaştıkça bozkırın yutkunan sessizliğinde o tıkırtı yeniden baskın hâle geldi.

Tak!

Yıllardır tam kapanmayan kapağın durmayan o sesi, Fetih’in zihninde adeta bir matkap gibi işliyordu.

Tak! Tak!

Göreme tabelasına birkaç kilometre kala Fetih aniden direksiyonu sağa kırdı. Karavan, banketteki çakılları saçarak sertçe durdu.

"Abi ne oldu?"

Fetih emniyet kemerini hızla çıkardı. "Yeter. Vallahi yeter. Bu sesle devam edemeyeceğim."

Torpidodan tornavidayı kaptığı gibi mutfak bölümüne geçti. Çekmecenin önüne diz çöktü, vidalara yüklendi.

"Abi yavaş, kıracaksın!"

"Kırılsın!" diye bağırdı Fetih.

Çekmeceyi rayından tamamen söküp yere bıraktı. Arkadaki karanlık, dar boşluk ortaya çıktı. Tornavidayı içeri uzattı. Ucu bir şeye takıldı.

Fetih durdu.

Elini o dar, tozlu boşluğa yavaşça soktu. Parmaklarının ucuna soğuk, derimsi bir doku geldi.

"Bir şey sıkışmış," dedi.

Elini biraz daha ileri uzattı. Bir an sonra parmakları o şeyin kenarını kavradı.

"Bu ne?"

Yavaşça çekti. Dar boşluktan önce tozlar döküldü. Sonra eski, kahverengiye dönmüş bir deri kapaklı defter göründü. Fetih’in eli havada dondu.

Doruk nefesini tuttu.

"Abi…"

Fetih cevap vermedi.

Defteri tamamen çekip çıkardı.

Fenerin ışığında kapağı kaldırdığında donakaldı. İlk sayfadaki zarif, sararmış el yazısını gördüğü an yüzündeki bütün öfke yerini buz gibi bir şoka bıraktı. Dudakları titredi.

Doruk abisinin yanına çöktü. Fetih’in renginin attığını görünce endişelendi.

"Abi? Ne oldu? Ne var orada?"

Fetih parmaklarını sayfanın üzerinde gezdirdi. Sesi, sanki boğazında bir şey düğümlenmiş gibi kısıktı:

"Bu…" dedi. "Bu annemin hatıra defteri."

Doruk olduğu yere çakıldı. Bakışları defterden abisinin donuk gözlerine kaydı.

"Annemin mi?"

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir