SIFIR NOKTASI 17: Karavandaki Yüzleşme

BÖLÜM 17: Fetih, çekmecenin arkasında bulduğu defteri ıslak mendil paketinden aldığı mendille dikkatlice sildi. Kararmış mendili çöpe atarken defteri montunun sol iç cebine yerleştirdi.

Sonra çekmeceyi yerine oturttu. Vidaları tek tek sıktı. Tornavidanın son dönüşünü yaptıktan sonra çekmeceyi açtı. Kapatırken rayın üzerinde yağ gibi kaydı, sessizce kilitlendi. Bir kez daha denedi. Takırtı yoktu; çekmece artık kusursuz çalışıyordu.

Fetih son kez çekmeceye baktı. Sonra tornavidayı torpido gözüne bıraktı ve sürücü koltuğuna geçti. Motoru çalıştırdı.

Karavan yeniden yola koyulduğunda Doruk ön koltuğa oturdu. Bir süre ağabeyini izledi.

"Abi? Annemin hatıra defterini bulduğunu söyledin."

Fetih cevap vermedi. Ellerini direksiyonda biraz daha sıkı tuttu. Karavanın motor sesi, aralarındaki sessizliği dolduruyordu.

Doruk bir süre bekledi. Sonunda dayanamadı:

"Abi… O defteri ver, okuyalım."

"Şimdi olmaz."

"Niye?"

"Şimdi olmaz dedim."

Birkaç saniye sustu.

"Şimdi okuyamam, hazır değilim. Önce karavanı park edelim bakarız."

Doruk döndü, ağabeyinin gözlerine baktı:

"Abi… Annemden sen hiç bahsetmedin. Babam da hiç bahsetmezdi. Onu hiç tanımadım. Sanki hiç yaşamamış gibi davranıyorsunuz. Anneme ne oldu? Söyle bana."

Fetih’in yüzü anında gerildi. Vitesi ani bir dokunuşla değiştirdi. Ayağını gaza bastığında araç ileriye fırladı. Sesini kalınlaştırarak cevap verdi:

"Sus Doruk! Bu konuyu açma."

"Niye?"

"Çünkü açma dedim!"

Doruk sustu. Ama sorusu zihninde büyümeye devam etti.

Göreme’ye vardıklarında güneş çoktan batmış, kayalıkların arasına mor bir karanlık çökmüştü. Fetih karavanı park etti, motoru kapattı. Sonra hiçbir şey söylemeden arka tarafa geçti ve ranzaya uzandı.

Doruk da peşinden geldi. Bir süre bekledi, sonra tekrar konuştu. Sesi biraz daha yükselmişti:

"Niye? Ben de bilmek istiyorum! O defter anneminmiş. İçinde neler yazmış? Benim de annem o. Niye hiç konuşmuyorsunuz?"

Fetih yatağında oturup birkaç saniye derin derin nefes aldı. Gözleri kızarmaya başlamıştı. Doruk’un omzunu tutup hafifçe sarstı:

"Doruk, hayır. Yeter dedim! Kapa çeneni!"

Ama Doruk geri çekilmedi. Sesinde hem merak hem de kırgınlık vardı:

"Söylemeyeceksin, değil mi? Hep böyle yapıyorsun. Sanki ben küçük bir çocukmuşum gibi… Ben büyüdüm. Söyle artık!"

Fetih birden ayağa kalktı. Karavan sallandı. Neredeyse tavana kafasını çarpacaktı. Yüzünde yıllardır bastırdığı öfke, acı ve çaresizlik birbirine karışmıştı. Sesi önce boğuk çıktı, sonra kontrolünü tamamen kaybetti ve bağırarak haykırdı:

"Seni doğururken öldü lan! Seni dünyaya getirmek için dünyadan ayrıldı! Tamam mı?!"

Doruk olduğu yerde kaldı.

Fetih öfkesine yenilip tekrar haykırdı:

"Senin için öldü!"

Sanki karavanın içindeki bütün hava bir anda çekilmişti. Fetih’in haykırışı hâlâ havada asılıydı, camlara çarpıp geri dönüyordu: "Senin için öldü!"

Doruk’un yüzündeki ifade değişti. Gözleri dolmuştu, dudakları titredi:

"Ben… Ben annemi öldürdüm mü yani?" diye fısıldadı ve titreyerek dizlerinin üstüne çöktü. Gözlerinden yaşlar boşandı.

Fetih’in yüzündeki öfke bir anda söndü. Hemen kardeşinin yanına çöktü, kollarını sararak onu kucakladı. Ne yaptığını o an anlamıştı. Sesinde derin bir pişmanlık vardı artık:

"Hayır… Aptal. Senin suçun değil."

Doruk başını kaldırmadı. Hıçkırıklarına engel olamıyordu.

"Doruk… Doruk, bak bana."

Sesi artık öfkeli değil, kırgın ve yumuşaktı.

"Özür dilerim… Çok özür dilerim kardeşim. Öyle bağırmamam, öyle söylememem gerekiyordu. Sinirim bozuldu, yıllardır içimde tuttuğum şeyi bir anda kustum. Ama senin suçun değil. Hiçbir suçu yok senin."

Fetih alnını kardeşinin alnına dayadı, sesi biraz çatallaşmıştı:

"Ben aptalın tekiyim… Seni korumam gerekirken içimdeki acıyı sana yükledim. Affet beni. Sen annemi öldürmedin. Tam tersine… Sen onun son umuduydun. Seni kucağına alamadı belki ama seni sevdiğini biliyordu. Babam da seni hiç suçlamadı, ben de suçlamıyorum. Sadece… bazen içim acıyor. Ama bu acının sebebi sen değilsin."

Doruk yavaş yavaş başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı ama Fetih’in yüzüne bakmaya çalışıyordu.

Fetih kardeşinin saçlarını okşadı, sesi artık daha sıcak ve koruyucuydu:

"Gel… Defteri birlikte okuyalım. Belki annemiz orada bize bir şeyler söylemiştir. Belki babamla nasıl tanıştıklarını, seni ne kadar istediğini, nasıl bir hayatları olduğunu yazmıştır. Senin merak ettiğin her şeyi en güzel şekilde o anlatmıştır."

Doruk sessizce başını salladı. Fetih onu kendine çekip sıkıca sarıldı:

"Bir daha böyle patlamayacağım, söz. Sen benim küçük kardeşimsin. Seni korumak benim işim… Tamam mı?"

Doruk boğuk bir sesle, "Tamam…" diye fısıldadı.

Fetih kardeşini bir süre daha bırakmadı. Karavanın içinde sadece dışarıdaki rüzgârın bozkırdaki uğultusu ve ikisinin de yavaş yavaş sakinleşen nefesleri duyuluyordu.

Mutfaktaki her sarsıntıda eşini hatırlatan kapanmayan kapak artık susmuştu. Yerini, iki kardeşin artık bastıramayacağı o sorulara bırakmıştı.

Doruk kırmızı gözlerini abisinin gözlerine dikti:

"Nasıl oldu?"

"Ne?"

"Annem nasıl öldü? Anlat bana."

Fetih bir süre sustu. Gözlerini cama çevirdi. Karanlıkta Göreme’nin kayalıkları silik gölgeler hâlinde görünüyordu. Sonra çok alçak bir sesle konuştu:

"Ben beş yaşındaydım Doruk…"

Doruk gözlerini kocaman açtı.

"Çok az şey hatırlıyorum. Ama bazı geceler vardır ya… İnsan büyüse de içinden çıkmaz. O gece de öyle kaldı bende."

Gözlerini kapattı, bir süre sustu.

"Hâlâ hatırlıyorum. Annemin sesiyle uyanmıştım."

Doruk kıpırdamadı.

"Geceydi. Çocuk odasındaydım, her yer karanlıktı. Annem ağlıyordu galiba. Bir ara bağırdığını da hatırlıyorum. Tam olarak ne olduğunu anlayacak yaşta değildim. Sadece sesinden korktuğumu hatırlıyorum. Böyle… canı acıyor gibiydi."

Fetih yutkundu.

"Kapı aralığından baktım. Babam da yanındaydı. Ama o gece babamı hiç böyle görmemiştim. Bir yerlere gidip geliyor, birilerini arıyordu. Ne yapacağını bilmiyor gibiydi. Anneme bakıyor, sonra kapıya bakıyordu. Sonra beni gördü. ‘Korkma oğlum,’ dedi. Ben de korkmamaya çalıştım."

Doruk’un gözleri yeniden dolmaya başladı.

"Sonra annemin yanına gittim. Elimi tuttu. Eli sıcaktı, çok sıcaktı… Saçımı okşadı. Bana bir şey söyledi ama ne söylediğini hatırlamıyorum. Keşke hatırlasaydım."

Karavanın içinde rüzgârın uğultusundan başka ses kalmadı.

"Sonra ambulans sesi duydum. Camdan içeri mavi kırmızı ışıklar vuruyordu. Evin içinde bir telaş başladı. Yabancı insanlar konuşuyordu ama ben hiçbir şey anlamıyordum. Sedye taşıyan birileri geldi. Kapı açıldı, kapandı. Ayakkabı sesleri… Fısıldaşmalar…"

Doruk ağlamamak için dudaklarını ısırdı.

"Sonra annemi götürdüler. Bir daha hiç dönmedi."

Fetih’in sesi titredi.

"Ben onun peşinden gitmek istedim. Babam beni tuttu. ‘Sen burada kal,’ dedi. Ben de ağlamaya başladım. Anneme gitmek istiyordum ama kimse beni götürmedi."

Fetih ellerini birbirine kenetledi.

"Ben bir köşeye çekilip bekledim. Elimde oyuncak motosikletim vardı, hatırlıyorum. Onu öyle sıkmışım ki parmaklarım acımıştı."

Bir süre konuşamadı.

"Sabaha kadar pencerenin önünde uyudum."

"Sonra?"

"Sonra sabah oldu."

Fetih camdan dışarı baktı.

"Güneş doğdu ama evin içi hiç aydınlanmadı."

Doruk’un gözlerinden yaş süzüldü.

"Annem geri gelmedi ama sen geldin. Annemin gülüşü artık yoktu ama hep senin ağlama sesin vardı."

Fetih’in sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.

"Babam bana uzun süre hiçbir şey söylemedi. Bir gün annemi istediğim için ağlıyordum. Yemek de yemiyordum. Babam yanıma oturdu. ‘Annen artık bizimle olmayacak,’ dedi."

Doruk başını eğdi. Fetih devam etti:

"Ben beş yaşındaydım. Ölümün ne olduğunu bile tam bilmiyordum. Annemin bir daha kapıdan girmeyeceğini anlamıştım sadece. Sustum…"

Bir süre duraksadı.

"Sonra babam bizi tek başına büyüttü. Hem seni hem beni."

Doruk gözyaşlarını sildi:

"Beni hiç suçladı mı?"

Fetih hemen ona döndü:

"Hayır!"

Cevabı öylesine kesindi ki Doruk başını kaldırdı.

"Bir kere bile."

Fetih kardeşinin omzuna elini koydu.

"Ben de seni suçlamadım. Ama çocukken bazı şeyleri anlamıyorsun. Sadece bir şeyin eksildiğini biliyorsun. Annemin yokluğu evin her yerindeydi. Mutfakta yemek yerken, yatakta uykuya dalarken, kapı açıldığında… Babamın yüzünde."

Sesi çatladı.

"Yıllar geçti, ben büyüdüm. Ama bazı şeyler büyümüyor."

Doruk sessizce ağlıyordu. Fetih ona sarıldı:

"Sen doğduğun için annemiz öldü, diye düşünme. Sakın bunu kendine yapma. Sen onun ölümünün sebebi değilsin.

Bir an durdu.

"Sen onun bize bıraktığı son şeysin."

Doruk başını abisinin göğsüne yasladı. Fetih kardeşinin saçlarını okşadı:

"Ve inan bana…"

Sesi titredi.

"Annem bizi görseydi, önce sana sarılırdı."

Doruk bir şey demeden karavanın kapısını açıp dışarı çıktı.

Gece serindi.

Yamaca doğru yürüdü, sonra koşmaya başladı. Karanlığın içinde yükselen patikayı tırmanıp büyük bir kayanın üzerine oturdu.

Başını gökyüzüne kaldırdı; yıldızlar sessizce parlıyordu.

Doruk gözyaşlarını sildi. Tam o sırada gökyüzünde ince bir ışık kaydı, bir yıldız daha… Doruk uzun süre onun kaybolduğu yere baktı.

Arkasından gelen hafif ayak seslerini duydu. Başını çevirdi. Dilara, elindeki tahta değneğe dayanarak ona doğru geliyordu. Yanına kadar gelip kayanın üzerine oturdu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra gökyüzüne baktı:

"Benim kayama oturmuşsun," dedi.

BEN BEŞ YAŞINDAYDIM

Ben beş yaşındaydım.
Çok az şey hatırlıyorum.
Ama bazı geceler vardır ya…
İnsan büyüse de içinden çıkmaz.

O gece de öyle kaldı bende.
Hâlâ hatırlıyorum.

Annemin sesiyle uyanmıştım.
Geceydi.
Çocuk odasındaydım,
her yer karanlıktı.

Annem ağlıyordu galiba.
Bir ara bağırdığını da hatırlıyorum.
Tam olarak ne olduğunu
anlayacak yaşta değildim.
Sadece sesinden korktuğumu…
Böyle… canı acıyor gibiydi.

Kapı aralığından baktım.
Babam da yanındaydı.
Ama o gece babamı
hiç böyle görmemiştim.
Bir yerlere gidip geliyor,
birilerini arıyordu.
Ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
Anneme bakıyor,
sonra kapıya bakıyordu.

Sonra beni gördü.
"Korkma oğlum," dedi.
Ben de korkmamaya çalıştım.

Sonra annemin yanına gittim.
Elimi tuttu.
Eli sıcaktı,
çok sıcaktı…
Saçımı okşadı.
Bana bir şey söyledi
ama ne söylediğini hatırlamıyorum.
Keşke hatırlasaydım.

Sonra ambulans sesi duydum.
Camdan içeri
mavi kırmızı ışıklar vuruyordu.
Evin içinde bir telaş başladı.
Yabancı insanlar konuşuyordu
ama ben hiçbir şey anlamıyordum.

Sedye taşıyan birileri geldi.
Kapı açıldı, kapandı.
Ayakkabı sesleri…
Fısıldaşmalar…

Sonra annemi götürdüler.
Bir daha hiç dönmedi.

Ben onun peşinden gitmek istedim.
Babam beni tuttu.
"Sen burada kal," dedi.
Ben de ağlamaya başladım.
Anneme gitmek istiyordum
ama kimse beni götürmedi.

Bir köşeye çekilip bekledim.
Elimde oyuncak motosikletim vardı,
hatırlıyorum.
Onu öyle sıkmışım ki
parmaklarım acımıştı.

Sabaha kadar
pencerenin önünde uyudum.
Sonra sabah oldu.
Güneş doğdu
ama evin içi hiç aydınlanmadı.

Annem geri gelmedi
ama sen geldin.

Annemin gülüşü artık yoktu
ama hep senin ağlama sesin vardı.

Babam bana uzun süre
hiçbir şey söylemedi.
Bir gün annemi istediğim için ağlıyordum.
Yemek de yemiyordum.
Babam yanıma oturdu.
"Annen artık bizimle olmayacak," dedi.

Ben beş yaşındaydım.
Ölümün ne olduğunu
bile tam bilmiyordum.
Annemin bir daha
kapıdan girmeyeceğini anlamıştım sadece.
Sustum…

Sonra babam bizi
tek başına büyüttü.
Hem seni hem beni.
Babam seni hiç suçlamadı.
Ben de seni suçlamadım.

Ama çocukken
bazı şeyleri anlamıyorsun.
Sadece bir şeyin eksildiğini biliyorsun.
Annemin yokluğu
evin her yerindeydi.
Mutfakta yemek yerken,
yatakta uykuya dalarken,
kapı açıldığında…
Babamın yüzünde.

Yıllar geçti,
ben büyüdüm.
Ama bazı şeyler büyümüyor.

Sen doğduğun için
annemiz öldü, diye düşünme.
Sakın bunu kendine yapma.
Sen onun ölümünün sebebi değilsin.
Sen onun bize bıraktığı son şeysin.

Ve inan bana…
Annem bizi görseydi,
önce sana sarılırdı. (İsmail Çakır)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir