YENİ SAHARA 5- Keşif Başlıyor

BÖLÜM 5: KEŞİF BAŞLIYOR (M.S. 7990)

5.1. GİZLİ ÇEKMECE

Nalan, elbisesini dolaba yerleştirirken çekmecenin dip kısmında bir şeyin hafifçe oynadığını fark etti. Nefesini tutup bastırdığında, metalik bir tınıyla gizli bir bölüm sürtünerek açıldı. İçeride, ışığı içine çeken gri iki paket duruyordu. Paketlerin üzerinde altın harflerle aynı kelimeler parlıyordu:

"Ekstrem Ortam Keşif Elbisesi."

Nalan’ın sesi neredeyse bir fısıltıydı.
“Okan… Buraya gel, şuna bak.”
Okan birkaç adımda yanına geldi. Elini uzatıp paketi aldı, yüzündeki merak belirginleşti.
“Ne buldun, hayatım?”
Paket açılınca bir süre ikisi de sessiz kaldı. İçeriden, dalgalı yüzeyi ışığa göre renk değiştiren bir elbise çıktı. Kumaş değilmiş gibiydi; canlı bir deri gibi nefes alıyor, üzerindeki mikroskobik damarlar soluk bir ışıltıyla kıpırdanıyordu.

Nalan’ın parmak uçları ürperdi.
“Bunu biz almadık ki…”
Tam o sırada evin yapay zekâsı, yumuşak sesiyle konuştu:

"Tebrikler. Reborn-9 model evi satın alan yeni evli çiftler bu sürpriz hediyeye sahiptir.
‘Ekstrem Ortam Keşif Elbisesi’ aktif edilmiştir.
Gündüz 70°C sıcaklıkta soğutma sağlar, gece eksi değerlere karşı ısı kaybını engeller.
Kum fırtınalarında görüş kaybı yaşamazsınız.
Zihinle komut vererek harita açabilir, uyduya veri gönderebilir,
kas destekli dış iskelet sistemiyle fiziksel gücünüzü artırabilirsiniz.
Keşif modu isteğe bağlıdır."
Okan’ın gözleri parladı.
“Nalan, bu tam ihtiyacımız olan şey. Hazırsan… Birlikte Nehirlerin Platosuna keşif gezisini bugün yapalım!”
Nalan kahkahasını tutamadı.
“Daha sabah kahvesini bile bitirmemiş birine göre biraz iddialısın, ama… peki, kabul.”
Elbiseler, ikinci bir deri gibi vücutlarına oturdu. İnce bir titreşim, tenleriyle uyum sağlarken geçti. Kasklar kapanınca, süper kahramana benzediler. Gözlerinin önünde saydam bir arayüz belirdi; puslu ikonlar, vücut ısısı ve çevre verileriyle doluydu.

“Bu şey çok güçlü, dedi Nalan. Okan, bir adım at… nasıl hissettiriyor?”

Okan adım attı. Sonra bir adım daha. Ardından, bir anda tek eliyle Nalan’ı belinden kavrayıp havaya kaldırdı.
“Bak! Bir elimle seni taşıyorum! Kendimi süper kahraman gibi hissediyorum!”
Nalan kahkahalarla karşılık verdi.
“Haksız rekabet bu! Ver bakalım kolunu…”
Nalan onun kolunu yakaladı ve tek hamlede yerden kaldırdı.
“Gördün mü? Ben de yapabiliyorum!”
Okan şaşkın ama keyifliydi.
“Bu elbiselerin daha anlamadığımız birçok yönü var. Dikkatli olmalıyız.”
Kahvaltılarını tamamladıktan sonra, garaja indiler. Uçan araç, sessizce uyanan bir hayvan gibi parladı.
Koltuklarına oturduklarında yapay zekâ Burak’ın sesi kabine doldu:
“Hoş geldiniz, Nalan ve Okan. Hedef rotayı belirtin lütfen.”
Okan, omzuna yaslanan Nalan’a baktı.
“Tassili n’Ajjer platosuna keşfe gidiyoruz. İlginç özellikleri olan bir bölge seç bizim için.”
Mavi bir halka Burak’ın arayüzünde döndü.
“Anlaşıldı. Tassili n’Ajjer, yani "nehirlerin platosu."
Janet vahası doğuda. Orası, platoya açılan ana geçit.
Sefar’ın güneyinde yoğun kaya sanatı kümeleri var.
Kuzeydoğuda Ajjer Dağları, güneyde ise Tadrart Rouge’un kızıl kumtaşları.
Libya sınırındaki Tadrart Acacus bölgesi de tarihsel olarak bağlantılı.
Sefar, ‘Taş Kütüphane’ olarak da bilinir. 15.000’den fazla kaya resmi tespit edilmiştir.
Bölge hem arkeolojik hem atmosferik olarak yüksek öncelikli.”
Nalan gözlerini kapadı, rüyasında gördüğü taş figürleri anımsadı.
“Taşlar konuşuyorsa, biz de dinlemeliyiz,” dedi. “Taş Kütüphane’ye götür bizi.”
Burak, motorları yumuşak bir tonda devreye aldı.
“Rüzgar hızı: 32 km/s.
Gün içi maksimum sıcaklık: 45°C.
UV seviyesi: yüksek.
Sefar’a doğru yola çıkıyoruz.”

Dışarıda güneşin altın şeridi genişliyordu. Böylece, Nalan ve Okan için yalnızca bir yolculuk değil, binlerce yıllık bir sırrın kapısı da açılmış oluyordu.

5.2. KEŞİF BAŞLIYOR

Garaj kapıları ağır ağır açıldı. Tozlu sabah ışığı içeri süzülürken, Burak’ın gövdesi yavaşça yükseldi. Motorların derin uğultusu duvarlardan yankılandı.

Burak, dikey kalkışı başlattığında motorlar daha tiz bir tona geçti; araç, süzülür gibi havalanıp gökyüzüne doğru yükseldi. Altlarında evleri küçülürken, ufukta sarı ve kırmızı tonlar birbirine karışıyordu.

Nalan, ön camdan uzanan uçsuz bucaksız çölü seyretti.
“Burak… Rehber moduna geç ve çevreyi tanıt.”

Kısa bir sessizlik. Ardından Burak’ın sesi kabin içinde yankılandı. Artık rehber modundaydı, yumuşak ama derin bir tondaydı:

"Konum: Cezayir’in güneydoğusu. Giriş yaptığımız bölge: Tassili n’Ajjer.

Tassili, sadece bir plato değildir; sanki yeryüzünden kopup, kendi kurallarını koymuş, Mars yüzeyinden ödünç alınmış bir jeolojik katedraldir.

Burada hava, merhamet bilmez bir demircidir. Gündüzleri termometreler, insanın dayanabileceği son sınırlara, elli dereceyi aşan sıcaklıklara tırmanırken; gece olduğunda, bu yüksek irtifa çölünde sıcaklıklar hızla düşer, keskin bir bıçak gibi sıfıra yaklaşır.

Yağmur? O, doğanın unutulmuş bir lütfudur. Yılda zar zor birkaç damla düşer ve bu nadir su, yüzeye çıkar çıkmaz gökyüzüne geri yalvarır.

Tassili, dünyanın en kuru, en yakıcı, en değişken iklimine sahip bölgelerden biridir.

Buraya adım atan, bir gezegene değil, bir sanat eserine girer. Rüzgârın ve kumun on binlerce yıl boyunca oyduğu yumuşak kumtaşları, gökyüzüne uzanan iğne kuleler, devasa mantarlar ve hayalet kemerler şeklini almıştır. Burası ‘Taş Ormanları’dır."

Kabinin penceresinden bakanlar, Burak’ın sözleriyle aynı anda bu taş labirentin gölgelerini izliyordu. Güneş, kulelerin tepelerine ateşten haleler giydiriyor, kumulların arasında yavaşça uzayan gölgeler, sanki eski bir masalı yeniden anlatıyordu.
Burak’ın sesi devam etti:

"Bu kaya sığınaklarının duvarlarında, bir zamanlar nehirlerin aktığı, fillerin ve timsahların yaşadığı yeşil bir Sahra’nın anıları saklıdır. M.Ö. 6000’den beri kayalar üzerindeki on binlerce resim, iklimin ve insanlığın hikâyesini fısıldar. Tassili, insanlara değil, zamana aittir."

5.3. TAŞ KÜTÜPHANE

Araç yavaşlarken Okan, koltuğuna yaslandı.
"Şaka gibi, değil mi? Şu altımızda uzanan kumtaşı okyanusu, binlerce yıl önce gerçekten de nehirlerin aktığı, fillerin, gergedanların ve su aygırlarının dolaştığı bir savandı."
"Tam olarak 11.000 yıl önce," dedi Nalan, konsoldan verileri açarken. "Sahra’nın en nemli dönemi… İlginçtir, hâlâ yaşam belirtileri var. Tehlike altındaki Sahra mersini ve Tarout denen selvi türü hâlâ direniyor. Tıpkı bizim gibi; zamana meydan okuyan son direnişçiler."

Araç alçalmaya başladı. Ufukta taş sütunlar, kum denizinin ortasında devasa heykeller gibi yükseliyordu.
"Burası tam anlamıyla bir açık hava sanat galerisi," dedi Nalan büyülenmiş bir sesle.
Okan gülümsedi.
"Hazırlanalım. Janet vahası doğumuzda kalıyor. İniş noktamız Sefar’ın güneyi; en yoğun kaya sanatı kümelerinin olduğu bölge."
Aracın altında, rüzgârın ve zamanın kumtaşına oyduğu devasa mantar biçimli sütunlar, kanyonlar ve kemerler belirmişti. Manzara dünyevi olmaktan çok, Mars’ı andırıyordu.
"Zaten hazırım," dedi Nalan, sesinde hem merak hem heyecan vardı. "Düşünsene… on beş binden fazla oyma ve resim. 1910’larda keşfedilmişti, değil mi?"

"Evet," diye yanıtladı Okan. "Ama asıl büyük keşifler 1930’larda ve 1960’larda Henri Lhote’un ekibiyle yapıldı. Yüzeyden bakınca sıradan bir çöl, ama kanyonların içinde binlerce yıl korunmuş bir arşiv yatıyor. Arkeologların bu resimleri silah tiplerine, hayvan göçlerine göre tarihlendirmesi gerçekten inanılmaz."

Burak, motorlarını sessizce kesti. Araç, kumların üzerine bir tüy hafifliğiyle indi. Nalan ve Okan, kasklarını takıp dışarı adım attılar. Hava kuru ve keskin, binlerce yıllık taşın kokusunu taşıyordu.
Bir kanyonun dibindeki geniş bir kaya sığınağına yaklaştılar. Nalan, yüksek çözünürlüklü tarayıcıyı duvara doğrulttu.
"Nihayet buradayız," dedi, nefesi kaskın vizörünü buğulandırdı. "Bak, bu en eski dönem: Yuvarlak Kafalılar. Stilize insan figürleri. Yaklaşık 9.500 yıl öncesine tarihleniyor."
Okan, birkaç adım geri çekilip panoyu inceledi.
"Zaman her şeyi aşındırmış ama bu çizgiler hâlâ canlı. Peki ne kadarı kaldı?"
"Maalesef yalnızca yüzde yirmisi," dedi Nalan. "Geri kalanı rüzgâr ve erozyonla yok olmuş. Ama hemen yan taraftaki sahneye bak… bu Bovidian dönemi. Gerçekçilik inanılmaz; sığırlar, çobanlar, su kaynakları… O zamanlar Sahra, yeşil bir vahaydı."

Okan, bir çobanın yayını tutuş biçimine dikkatle baktı.
"Ne kadar ani bir değişim. Bir yanda ilkel figürler, diğer yanda pastoral sahneler. Sanki başka bir uygarlık gelmiş."
Nalan sessizce başını salladı.
"Ve bu, hikâyenin sadece başlangıcı."
Tarayıcısını panonun en sağ ucuna çevirdi. Diğerlerinden solgun ama farklı bir figür dikkat çekiyordu.

"İşte," dedi alçak bir sesle. "Bizi buraya getiren gizem."

Okan, yakınlaştırma modunu açtı. Figür, normal insanlardan uzundu. Başında yuvarlak bir başlık; bir tür kask vardı. Tüm bedeni tuluma benzer bir giysiyle kaplıydı.

"Antik astronotlar… Bize benziyor." diye mırıldandı Okan. Onları kitaplardan tanıyordu, ama şimdi, kendi gözleriyle görmek… bambaşkaydı.

"Aynen öyle," dedi Nalan. "Ana akım arkeologlar bunun törensel kıyafet giyen şamanlar olduğunu söylüyor. Ama bazıları…"

"…ki ben de onlardan biriyim," diye araya girdi Okan, gülümseyerek, "bu figürlerin gökyüzünden gelen ziyaretçileri betimlediğine inanıyor."

Nalan devam etti:
"Düşünsene; insanlar nehirleri, ceylanları gördükleri gibi çizmiş. Görmedikleri bir şeyi neden bu kadar detaylı resmetsinler ki? Bazı figürlerde anten benzeri çıkıntılar bile var. Hatta 1976’da İspanyol bir ekip, bir ‘gökyüzü aracına alınan kadınları’ tasvir eden bir sahne bulduğunu iddia etmişti."
Okan, gülerek başını iki yana salladı.
"Ve bir de o semboller var, değil mi? Yazıdan önce yazı gibi görünen işaretler…"
"Evet," dedi Nalan. "Eğer bu doğruysa, Tassili n’Ajjer yalnızca bir sanat galerisi değil, insan uygarlığının kökenini yeniden yazabilecek bir yer. Görevimiz de bu: bu boyalarda, dünyevi olmayan bir elementin izini bulmak."

Okan, sessizce figürün göz çukurlarına baktı. O taşın bakışı sanki yüzyılların ötesinden onları süzüyordu.
"Eğer bulursak," dedi, sesi derinleşmişti, "belki de Nehirler Platosu’nun adını Yıldızlar Platosu olarak değiştirmemiz gerekecek."

Alet çantasını açtı, nanobirikim sensörlerini dikkatle duvara yerleştirdi.
"Hadi Nalan," dedi. "Bakalım bu taşlar, hangi yıldızın hikâyesini fısıldıyor."

5.4. GİZLİ MAĞARA

Kumların üzerinde kavurucu rüzgâr dinmişti. Güneş ufukta kızıl bir mercek gibi süzülürken Okan, yeni elbisesinin kas destekli sistemini test ediyordu.

Okan: "Bak Nalan! Şuna bak! Bu elbiseyle neredeyse beş metre zıplayabiliyorum!"

Ayağını bastığı yer, sert bir taş gibi görünüyordu; ama altı boştu. Ani bir "küt" sesiyle zemin çatladı, ardından bir uğultu… Okan’ın bedeni toz bulutu içinde kayboldu.
Nalan: "Okan! Okan iyi misin?"

Okan’ın sesi uzaktan gelir: "İyiyim! Burası… inanılmaz! Sakın gelme; yani… aslında gel, bunu görmen gerek!"

Nalan, kaskının vizörünü indirip zemindeki çatlağa baktı. Aşağıdan yansıyan loş, mavi bir ışık vardı; biyolüminesans organizmaların parıltısı mıydı, yoksa fosfor benzeri minerallerin yansımasından mı, geldiği belli değildi. Kısa bir tereddütten sonra o da atladı.
Havadaki tozun içinde süzülürken elbisesinin mikro jetleri açıldı, inişini yumuşattı. Ayağı yere değer değmez nefesini tuttu.

Ortam neredeyse zifiri karanlıktı; toz, ışığı boğuyordu. Vizöründe kısa bir titreşim belirdi, ardından gece görüş sistemi otomatik olarak devreye girdi. Mağaranın renkleri bir anda belirginleşti: sarkıtlar mavi tonlarla parlıyor, duvarlardaki biyolüminesans izler yeşil-mor arasında titreşiyordu. Görüntü, sadece ışık değil, maddeyi de tanımlıyordu. Önlerinde uzun bir koridor vardı; Yer yer damlalar aşağı düşüyor, yankısı uzak bir kanyon gibi çoğalıyordu.

Uçan aracın yapay zekası Burak yukarıdan onların sinyallerini izlerken iletişimde kısa bir parazit oluştu.

Burak: "Uyarı: Haritalandırılmamış bölgeye giriş tespit edildi. Bu alanın jeolojik ve biyolojik verileri eksik. Kurtarma ekibini çağırmamı ister misiniz?"

Nalan (kask içi mikrofondan): "Hayır Burak. Burası keşfedilmeyi bekliyor. Geri dönmek için değil, ilerlemek için geldik."

Burak: "Anlaşıldı. Ancak iletişim kesintisi durumunda otomatik kurtarma çağrısı protokolü devreye girecektir."

Okan (gülümseyerek): "Burak, bize biraz güven. Yarım saatlik keşif süresi tanı. Eğer o sürede sinyal almazsan, çağrıyı yap."
Burak: "Yarım saatlik manuel keşif süresi tanındı. Geri sayım başlatılıyor: 29 dakika 59 saniye…"

Okan: "Baksana… burası haritalarda olmadığına göre, muhtemelen milyonlarca yıldır kimse buraya adım atmadı."

Nalan: "Ya da kimse geri dönmedi…"

Yer altına açılan dar geçitten ilerlediklerinde hava bir anda serinlemişti. Duvarlar, yüzyıllardır el değmemiş minerallerin parıltısıyla yansıyor; nemli taşların yüzeyinde mikroskobik damlalar, aşağıya süzülüyordu.

Elbiselerinin biyosensörleri ortam sıcaklığındaki ani düşüşü algıladı. Vizöründe yazı belirdi:
"Ortam sıcaklığı: 16.2°C. Isıtma sistemi aktif. Oksijen seviyesi yeterli. Zararlı gaz: tespit edilmedi."
Okan elini taşın üzerine koydu.
"Burada hâlâ su akıyor, muhtemelen, bastığım zemini yıllardır aşındıran bu sızıntı olmalı." dedi.
Sesi taşlara çarpıp geri dönünce, sanki mağaranın derinliklerinden biri sesleniyormuş gibi hissetti.
Nalan çömeldi, suyun yüzeyini inceledi. "Daha aşağıda yeraltı gölü olabilir. Ya da daha da derine inen bir sistem…"

İlerlemeye devam ettiler. Geçit daraldıkça adımları yavaşladı; sonunda sürünerek bir kayanın altından geçmek zorunda kaldılar. Tozlu taşların arasından geçtiklerinde, bir anda önlerinde devasa bir salon açıldı; sanki yeraltı, içindeki sırları bir nefeste sunmuştu.

Okan durdu, Nalan’ın koluna dokundu. "Bak," dedi, duvarda beliren şekilleri göstererek.

Duvar boyunca, daha önce görülmemiş bir fresk dizisi uzanıyordu: kollarını göğe kaldırmış figürler, üzerlerinde kubbe gibi yapılar; altında dalga desenleriyle çevrili, çokgen temelli biçimleri. Bazı figürlerin gövdeleri garip biçimde yükseliyor, sanki duvardan çıkıp yürüyecekmiş gibiydi.

Nalan nefesini tuttu.
"Bu… inanılmaz. Canlı gibi resmedilmiş."
Başka bir duvarın önüne geldiklerinde Nalan şaşkınlıkla:
“Şu figürlere bak… Bunlar yüzeydeki gibi inek ya da insan değil. Sanki… şehir gibi. Venüs’te ilk uçan şehirlere benzemiyor mu?”
Okan yaklaşır, el fenerini duvara tutar:
“Evet aynen çok benziyor. Şu şekilere bak, alt kısmı dar, üstü geniş… Tıpkı plazma motoruna benzemiyor mu sence?”
Nalan düşünceli:
“Belki de bu bir şehir motoru. Ya da yıldızlararası bir geminin motorunu gösteriyor olabilir.”
Okan gülümser:
“Yani… Venüs’teki uçan şehirlerimizi binlerce sene önceden çizmişler mi diyorsun?”
Nalan sessizce:
“Ya da belki de buradaki resimler… onların bıraktığı anlayamadığımız mesajlardır. O mesajlar hep buradaydı. Biz sadece geç kaldık.”
Nalan duvara bakarak:
“Okan… ya insanlığın kökeni gerçekten buraya ait değilse?”
Okan şaşkın:
“Ne demek istiyorsun?”
Nalan:
“Ya biz bu gezegeni kolonileştirmek için geldiysek? Belki de binlerce, milyonlarca yıl önce… başka bir yerden.”
Okan:
“Panspermia yahut Exogenesis hipotezini mi diyorsun? Asteroidlerin bir çoğunda amino asitler, DNA ve RNA bazları gibi yaşamın temel molekülleri tespit edidi zaten.”
Nalan:
“Hayır, ben sadece mikroorganizmadan bahsetmiyorum. Ya geçmiş medeniyetler teknolojide bizden çok daha ileriyse? Belki onlar başka gezegenlere koloni gönderdiler. Sonra bir şey oldu… belki bir felaket, bir çöküş.”
Okan:
“Ve o çöküşten sonra geriye… Sadece kadim hikâyeler kaldı. O hikayeleri dinleyenler bu resimleri yaptı. Belki de biz, kendi atalarımızın unutulmuş kolonileriyiz.”
Nalan fısıldar gibi:
“Belki de gönderdiğimiz kolonileri unuttuk.”
Nalan duvara yaklaştı, vizöründeki kayıt modunu aktif etti. "Fotoğraflarını çekelim," dedi. "Sonra detaylı inceleriz."

Okan başını salladı, kaskındaki küçük dronu serbest bıraktı. Küçük, disk biçimli dron havalanarak mağara boyunca süzüldü.

Okan’ın vizöründe yazı belirdi: "Tarama başlatıldı. Lazer haritalama aktif. Görsel veri çözünürlüğü: 12 terapiksel."
Kızıl lazer ışınları duvarları tararken, freskler birer birer dijital haritaya ekleniyordu. Kollarını göğe kaldırmış figürler, kubbe biçimli yapılar, dalga desenleriyle çevrili şehir motifleri… hepsi, üç boyutlu olarak kayıt altına alınıyordu. Bazı figürlerin spiral gövdeleri, dronun spektral analizinde biyolojik izler gibi parlıyordu.

Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Sessizlik, mağaranın derinliklerinde yankılanan bir tür huzur gibiydi.

Dron Okan’ın kaskına geri dönüp kenetlendiğini görünce bir anda Nalan durdu.
"Burak… kaç dakika kaldı?" diye seslendi.
Yanıt gelmedi.

Okan da denedi:
"Burak, sinyal kontrolü. Bizi duyuyor musun?"
Sessizlik.

Vizör ekranında sinyal göstergesi titredi, ardından griye döndü. İletişim kesilmişti.

Nalan’ın sesi sertleşti:
"Hemen çıkmalıyız. Süreyi aştıysak, kurtarma çağrısı tetiklenmiş olabilir."
Koşmaya başladılar. Geçtikleri dar geçit şimdi daha dar, daha karanlık görünüyordu. Toz yeniden havalanmıştı, görüş sınırlıydı.

Okan: "Burak! Geri sayım kaçta?"

Bir anlık sessizlikten sonra vizörde bir titreşim belirdi.

Burak: "Geri sayım: 00 dakika 42 saniye…"

Nalan nefesini tuttu. "İletişim geri geldi!"

Okan: "Burak, geri sayımı durdur!"

Burak: "Kurtarma çağrısı iptal edildi."

Son adımlarla geçidi aştılar. Okan, yukarıya baktı; düşerken açılan dar yarık, dört metre yukarıdaydı.

Elbisenin biomekanik güç sağlayan elektroaktif yapay nanofiber kas lifleri sayesinde Okan, neredeyse yerçekimini unutarak bir hamlede yukarı sıçradı.

Aşağıdan "İyi misin?" diye seslendi Nalan, sesi yankılanarak geri döndü.

"Harikayım!" dedi Okan gülerek. "Sen de yukarıya zıpla, yakalarım seni."

Nalan kısa bir nefes aldı, sonra kendini yukarıya itti. Okan onu havada yakaladı; elbiselerin manyetik kolları hafifçe çarpıştı. Birlikte kumun üzerine çıktıklarında, gökyüzü kızıl bir alacakaranlığa dönmüştü.

Okan bileğini kaldırdı: "Burak, konumumuza gel. İniş protokolü başlat."

Gökyüzünde titreşen bir yankı oluştu; birkaç saniye sonra ufukta metalik bir parıltı belirdi. Uçan araç Burak, kumları dalgalandırarak önlerine yumuşakça indi.

Araçlarının kapısına yaklaşırken Elbiselerinden kalın bir uğultu yükseldi; Elbisenin dış yüzeyindeki tozlar, Nano-kas liflerinin 32 kHz’lik ultrasonik sert titreşimiyle yüzeyden ayrıldı; Akustik rezonans yöntemiyle temizlik sağlandı.

Araç kapısı açıldığında içeriden hoş bir ozon kokusu yayıldı. İçeri girip koltuklarına oturduklarında Burak’ın sesi kabinde yankılandı:
"Hoş geldiniz, Okan, Nalan. Yeni veriler kaydedildi. Sıradaki rota neresi?"
Nalan “Ev” dedi.

Burak motorlarını çalıştırdı. Araç, kumları altına alarak yükseldi. Altta, kadim mağaranın ağzı hızla küçülürken, gökyüzünde yeni bir fikir filizleniyordu.

5.5. EVE DÖNÜŞ

Dönüş rotasında Sefar’ın üzerinden geçiyorlardı. Aşağıda, gün batımının uzun gölgeleri taş sütunları birer mızrak gibi yere saplıyormuşçasına uzatıyordu.

Nalan pencereye eğilerek:
"Okan, şuraya bak. Kaç tane taş sütun var?"
Okan kontrol panelinden gözünü ayırıp pencereden baktı:
"Yüzlerce… belki binlerce. Ama hepsi belli bir hizayı takip ediyor. Bu kadar düzenli bir formasyonun doğal olması zor."
Araç yükselirken dışarıdaki manzara yavaşça daha geniş açıyla görünür hâle geldi. Yukarıdan bakıldığında taş sütunlar, sanki harf harf dizilmiş bir metin gibi görünüyordu.

Nalan:
"Yıldızlar kadar çok sütun var ama… bak, sanki bir düzen var. Belki burası bir kaya şehri değil, bir yazı."
Okan (şaşkınlıkla):
"Yazı mı? Ne yani, binlerce yıl önce biri tüm bu kayaları harf gibi mi biçimledi?"
Nalan:
"Belki de evet. Sonra rüzgar, kum fırtınaları, erozyon… hepsi şekilleri bozdu. Şimdi kimse fark etmiyor çünkü artık doğal gibi görünüyorlar."
Okan:
"Eğer her taşın 3 boyutlu modelini çıkarıp aşınma oranlarını hesaplarsak, belki birbirine benzeyen yüzlerce sembol buluruz. Tıpkı Çin yazısında olduğu gibi karmaşık ama anlamlı bir sistem."
Nalan (düşünceli bir tebessümle):
"Ve bir gün biri gerçekten bu hipotezi doğrularsa…"

Kabinin penceresinden bakarken altlarından hızla geçen sütunlara son bir kez baktılar. Taş sütunların gölgeleri, batmakta olan güneşin önünde uzun çizgiler hâlinde birleşti. Sanki rüzgarın silemediği kadim bir cümle, toprağın üstünde yeniden yazılıyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir