BÖLÜM 13: Hastane Yolunda
Asım Hoca kumandayla kilitleri açıp hemen sürücü koltuğuna geçti. Fetih de ardından ön yolcu koltuğuna oturup kapısını kapattı. Doruk ise sırtındaki kilolarca ağırlıktaki kanat çantasını bir an önce ofise bırakabilmek için kulübeye doğru koşuyordu.
Direksiyon kolonuna doğru uzanan elde bir duraksama oldu. Asım Hoca o anda titreyen ellerini fark etti. Anahtarın metal ucu kontak yuvasına giremedi; plastik muhafazaya birkaç kez çarpıp tıkırdadıktan sonra parmaklarının arasından kayıp karanlık pedal alanına, paspasın üzerine düştü. Eğilip anahtarı almak istedi ama nefesi tıkandı, eli ayağı birbirine dolaştı. Direksiyona tutunup öylece kaldı.
Yan koltuktaki Fetih hiç tereddüt etmedi. Eğilip paspasın üzerindeki anahtarı tek hamlede aldı.
"Hocam…"
Asım Hoca başını kaldırmadı; bakışları karanlık ayak boşluğuna dikili kalmıştı. Fetih elindeki anahtarla birlikte sesini alçattı ama itiraz kabul etmeyen bir kararlılıkla konuştu:
"Lütfen yan koltuğa geçin. Ben kullanayım."
Yaşlı adam bir an direnecek gibi oldu. Ancak parmaklarının kontrolünü kaybettiği gerçeğiyle yüzleşince omuzları çöktü. Hiçbir şey söylemeden emniyet kemerini çözdü, araçtan çıkıp sağ tarafa geçti.
Sürücü koltuğuna geçildiği sırada arka kapı hızla açıldı. Doruk nefes nefese içeri süzüldü.
"Neler oluyor? Hocam iyi misiniz?"
Yanıt gelmedi. Motor kükredi ve araç tozu dumana katarak yola koyuldu.
Doruk cebinden telefonunu çıkarıp navigasyonu açtı.
"Hocam, üç rota gösteriyor."
Fetih göz ucuyla ekrana baktı. "En kısa hangisi?"
"Bakırdağ tarafından iki yüz seksen sekiz kilometre ama dağ yolu. Asfalt bozuk, virajlarda zaman kaybederiz."
"Diğeri?"
"Kayseri üzerinden üç yüz yirmi küsur kilometre. Yol daha düzgün. Dört saat on yedi dakika gösteriyor."
Asım Hoca düşünmeden cevap verdi: "Kayseri."
Fetih başını salladı. "Tamam. Bundan sonra navigasyon ne diyorsa onu yapıyoruz."
Doruk hedefe dokundu. Telefon ekranında yeni rota belirdi: Andırın Devlet Hastanesi – Tahmini Varış: 4 saat 17 dakika. Fetih dikiz aynasından hocasına baktı, dudakları sessiz bir duayla kıpırdadı ve gaza biraz daha bastı.
Telefonun mekanik sesi kabini böldü: "Dört yüz metre sonra sola dönün."
Otomobil Göreme’nin kıvrımlı yollarından sıyrılıp ana yola çıktığında, kabini motorun boğuk uğultusu ve lastiklerin hışırtısı doldurdu. Üç adamın da boğazı söyleyemediği o korkunç ihtimalle düğümlenmişti.
Asım Hoca başını yan cama yaslamış, ekrandaki "Dilaram" kaydına kilitlenmişti. Numarayı her tuşlayışında "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor…" diyen aynı mekanik sesle yüzleşiyor, hat kesilir kesilmez parmağı yeniden ekrana kayıyordu.
Az önce tepede öğrencisinin başarısıyla gururlanan, rüzgârı okuyan o mağrur eğitmen yoktu artık. Yerinde, telesekreterin duygusuz sesine karşı çaresizce kızına ulaşmaya çalışan bir baba vardı.
Neden sonra, zihnini kaplayan o yoğun sisten bir anlığına sıyrıldı. Başını aniden doğrultup kendi kendine fısıldadı:
"Hastaneyi… Hastaneyi aramalıyım."
Parmakları ekranın üzerinde kararsızca dolaştı ama panikten arama motoruna ne yazacağını bile bocalıyordu. Arka koltuktan durumu fark eden Doruk hemen öne doğru uzandı. Kendi telefonunda çoktan aratmış olduğu numarayı gösterdi:
"Hocam, Andırın Devlet Hastanesi santral numarası bu. Söyleyeyim, basın."
Söylenen rakamları tek tek tuşlayıp arama tuşuna bastı. Sesini duyabilmek için telefonu hırsla hoparlör moduna aldı. Telefon birkaç kez uzun uzun çaldı. Kabindeki herkes nefesini tutmuştu.
"Andırın Devlet Hastanesi Acil Servis, buyurun?"
"Ben… Asım. Az önce yamaç paraşütü kazasıyla getirilen Dilara’nın babasıyım."
Karşı tarafta birkaç saniyelik bir klavye tıkırtısı oldu. "Geçmiş olsun efendim."
"Kızım nasıl? Durumu nasıl?"
"Hastamızın acil servise kabulü yapıldı Asım Bey."
"Hayati tehlikesi var mı? Bana doğruyu söyleyin."
Görevlinin tonu, mesleki mesafesini koruyan bir çizgiye çekildi: "Üzgünüm efendim. Telefonda durum veya detay bilgisi veremiyoruz."
Asım Hoca gözlerini sıkıca kapattı. Yumruğunu dizine bastırdı. "Ben babasıyım…"
"Sizi anlıyorum efendim. Ancak prosedürümüz kesin, telefonda bilgi vermemiz yasak."
"Üç yüz kilometre öteden geliyorum! Yalvarırım… Ne olur, bana sadece yaşayacağını söyleyin."
Karşı taraftaki görevli bir an duraksadı. Soğuk kuralın arkasındaki insani sese yenik düşmüş gibi, sesi bu kez bir ton daha yumuşak çıktı: "Hekimlerimiz şu anda muayenesini sürdürüyor. Lütfen yolda sakin olun."
"Hepsi bu…"
Hat cızırtıyla kapandı.
Asım Hoca uzun süre siyah ekrana bakmayı sürdürdü. Sanki birkaç saniye daha bakarsa telefon yeniden çalacak, karşıdaki ses "Şaka yaptık, kızınız iyi" diyecekmiş gibi… Sonunda cihazı yavaşça dizlerinin üzerine bıraktı. Elleri iki yanına düşerken Fetih dikiz aynasından hocasının gözlerindeki o kırılmışlığı izledi. Bir şey söylese o ağır havanın dağılmayacağını biliyordu. Sadece vitesi bir tık daha sert kavradı, gaza bastı ve direksiyonu iki eliyle sıktı.
Yol bitmek bilmiyordu.
Dört saatlik bir belirsizlik, insanın zihninde günlere yayılabilirdi. Göreme’nin öğle sıcağında başlayan yolculuk ilerledikçe, yol kenarındaki bozkırın üzerindeki güneş yerini ikindinin uzun gölgelerine bırakıyordu. Arabanın içinde ne eski anılardan bahsedildi ne de bir sohbet kurulabildi. Tek ses; asfaltın hışırtısı, aralıksız çalışan motorun homurtusu ve navigasyonun arada bir giren soğuk talimatlarıydı.
Bir ara, kilometreler devrilirken arka koltuktaki gerginliğe dayanamayan Doruk, ön koltukların arasına doğru hafifçe eğildi:
"Hocam… Dilara’nın annesine haber verelim mi? Arasak mı?"
Sorunun havada asılı kaldığı o bir saniyede, Asım Hoca’nın omuzları daha da çöktü. Bakışlarını cama vuran turuncu akşamüstü ışığından ayırmadan, buz gibi bir sesle cevap verdi:
"Bu konuyu açmayalım."
Fetih dikiz aynasından kardeşine öyle bir baktı ki, Doruk lafın nereye gittiğini o an anladı. Dişlerinin arasından fısıldadı: "Doruk… Kapa çeneni."
O andan sonra üçü de derin bir sessizliğe büründü. Doruk bir daha soru sormadı; Fetih gözünü yoldan ayırmadı; Asım Hoca ise dışarıda batan güneşle birlikte kızaran bozkır manzarasında belki de yıllar öncesinin hesaplaşmalarını yaşadı. Şimdilik tek hedef vardı: Gün devrilip ikindi kızıllığı yerini alacakaranlığa bırakırken, karşılarında belirecek olan Andırın Devlet Hastanesi’nin tabelası.
Kayseri yolu çoktan geride kalmıştı. Yol kenarındaki yeşil tabelalarda sırasıyla beliren isimler hedefe yaklaştıklarının habercisiydi: Göksun: 5 km… Çok geçmeden bir tabela daha belirdi virajın ardında: Andırın: 28 km.
Güneş dağların ardına devrilmek üzereydi. Son turuncu ışıkların aydınlattığı dar asfalt şeridinde, dik kayalıkların ve çam ağaçlarının gölgeleri yola doğru uzayıp gidiyordu.
Asım Hoca saatlerdir cama dayalı duran başını ilk kez ağır ağır kaldırdı. Kilometreler küçüldükçe, göğsünün üzerindeki o görünmez kayanın daha da ağırlaştığını hissediyordu. Kabindeki aralıksız motor uğultusunu yaran, boğuk ve fısıltı gibi bir ses döküldü dudaklarından:
"İzin vermemeliydim…"
Otomobilin içinde hiç kimseden ses çıkmadı. Fetih gözlerini yoldan ayırmadı ama direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz kesildi. Doruk ise öne doğru hafifçe eğildi. Sesi tereddütlü ama şefkat doluydu: "Hocam…"
İlçenin ilk sokak lambaları alacakaranlığın içinde birer birer belirmeye başladı. Çok geçmeden, virajın ardında kırmızı-beyaz acil servis ışıkları göründü. Fetih direksiyonu acil servisin girişine doğru kırarken, kapının önündeki kalabalığı ve sıralanmış ambulansları fark edip hız kesti:
"Hocam, kapının önü ana baba günü, park yeri yok. Seni hemen burada indireyim, biz park edip arkandan geliyoruz."
Yanıt vermedi; zaten duyacak hali de yoktu. Otomobil henüz tam durmadan kemer tokasını hırsla kurtardı, kapıyı açıp kendini dışarı attı.
Otomatik cam kapılar iki yana kayarak açıldı. Koridorun göz alan beyaz ışıklarının altına tek başına adım attı. Birkaç dakika sonra duyacağı şeylerin hayatını nasıl değiştireceğinden habersiz, adımlarını doğrudan danışmadaki görevliye yöneltti:
"Dilara… Dilara’nın odası nerede?"
Görevli hemşire bilgisayar ekranından kafasını kaldırıp koridorun sonunu işaret etti: "Üç yüz on altı."
Teşekkür bile edemedi. Koridor boyunca adeta koşarak ilerledi. 316 numaralı kapının önüne geldiğinde bir an duraksadı, derin bir nefes alıp kapı kolunu hırsla indirdi.
Yatak bomboştu.
Çarşaflar kırışmış, üzerindeki battaniye kenara itilmişti. Köşedeki serum askısı tek başına duruyordu. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtını soğuk duvara dayamak zorunda kaldı. Dudaklarından çaresiz bir fısıltı döküldü:
"Dilara…"
Tam o sırada, odadaki küçük banyo kapısının arkasından ahşap bir temas sesi yükseldi. Sert, ritmik ve ağır…
Tak…
Tak…
Tak…
Kapı yavaşça aralanırken, nefesini tutup sese doğru döndü.









