SIFIR NOKTASI 14: Dilara Hastanede

BÖLÜM 14: Dilara Hastanede

Banyonun kapısı yavaşça aralandı ve içeriden Dilara çıktı.

Sağ koltuğunun altına sıkıştırdığı değneğe yükleniyor, sağ ayağını diz altına kadar saran sabitleyici ateli korumaya çalışarak adım atıyordu. Hastane önlüğünün kolu hafifçe sıyrılmış, saçları aceleyle tepesinde toplanmıştı. Yüzünde yorgun, biraz da mahcup bir tebessüm vardı.

"Baba…"

Asım Hoca birkaç saniye olduğu yerde çakılı kaldı. Az önce o boş yatağı gördüğünde göğsüne çöken zifiri karanlık, kızının sesini duyduğu an darmadağın oldu. İki büyük adımla kızının yanına vardı.

"Dilara…"

Başka hiçbir kelime bulamadı. Koltuk değneğine yaslanan kızını, canını acıtmaktan korkar gibi sonsuz bir dikkatle kucakladı. Dilara da başını babasının omzuna yaslayıp derin bir nefes bıraktı.

"İyiyim baba… Gerçekten iyiyim."

Asım Hoca gözlerini sımsıkı kapattı; şakaklarındaki zonklama yavaşça çekiliyordu.

"Ödümü kopardın kızım… Ödümü kopardın."

"Biliyorum…"

"Neden bir haber vermedin? Telefonun neden kapalıydı?"

Dilara yatağın üzerindeki komodini işaret etti. Orada, ekranı buzlanma gibi çatlamış, gövdesi bükülmüş bir telefon duruyordu.

"Arayacaktım baba, inan arayacaktım… Ama sert kalkışta kanat türbülansa girdi, kayalığa çakılırken telefon cebimden fırlayıp taşlara vurdu. Sonra zaten jandarma ulaştı, ambulansa bindirdiler. Bir daha elime telefon alamadım ki…"

Asım Hoca ciğerlerine kadar dolan derin bir nefes verdi.

"Beni Göreme’den buraya kadar o dört saat boyunca neler düşündürdüğünü biliyor musun?"

Dilara mahcup bir tebessümle başını önüne eğdi: "Biliyorum…"

"O kadar biliyorsan, bir daha bana bu korkuyu yaşatma."

Dilara tıpkı küçüklüğündeki gibi çocukça başını salladı: "Söz."

Tam o sırada kapı tıklatıldı ve elinde hasta dosyasıyla orta yaşlı bir doktor içeri girdi. Odaya çöken duygusal havayı görünce babacan bir tebessümle Asım Hoca’ya döndü:

"Geçmiş olsun. Derin bir nefes alabilirsiniz, içiniz rahat olsun."

Asım Hoca istemsizce nefesini tuttu: "Hayati bir tehlikesi yok değil mi doktor bey?"

"Kesinlikle yok," dedi doktor dosyayı kapatırken. "Sert iniş sırasında sağ ayak bileğinde ciddi bir bağ zorlanması oluşmuş. Şanslıymış ki net bir kırık yok, atelle sabitledik. Göğüs kafesine aldığı darbe nedeniyle de kaburga çevresinde yumuşak doku ezilmesi var. Akciğer grafisine ve iç organ ultrasonuna baktık, tamamen temiz."

Asım Hoca’nın omuzlarından tonlarca ağırlıktaki bir kaya kalktı sanki.

"Yani… Ciddi bir şey yok?"

"Birkaç gün sıkı bir istirahat. Ayağının üstüne basmayacak, verilen reçeteyi uygulayacağız. Ağrı kesici ve destek bandajıyla birkaç güne toparlar. İncelemelerimiz bitti, bu gece gözlem altında tutup sabah taburcu edebiliriz."

Doktor kapıyı açıp çıktığında, koridordaki bankta gergin bir bekleyiş içinde olan Fetih ve Doruk hemen ayağa kalktı. Doruk tam içeri atılacakken Fetih elini kardeşinin göğsüne koyup sakince durdurdu:

"Dur… Bırak baba-kız bir baş başa kalsınlar."

Bir süre kapının önünde dikildiler. İçeriden sesler yükselmeye devam ediyordu.

Dilara başını babasının omzundan kaldırıp mahcup bir tebessümle yüzüne baktı. Derin bir nefes alıp gözlerini kaçırdı:

"Baba… Sana doğruyu söyleyeyim. Kalkışta aslında her şey yolundaydı. Kanat düzgün açıldı, rüzgâr da çok uygundu. Ama senin o kadar uyarmandan sonra… Biliyorum yasaktı ama kendime fazla güvendim, tepenin arkasına süzüldüm. Süzülürken de rotor bölgesine yakalandım… Hava bir anda türbülanslandı, kanadın sağ tarafı kapandı. İrtifa hızla düşmeye başladı. Ağırlığımı sola verip kanadı topladım ama iniş için çok alçaktaydım. Mecburen sert bir iniş yaptım. Bileğim burkuldu, kayalıkta biraz sürüklendim. Göğsümü de o sırada çarptım. Bilincim hiç kapanmadı ama canım çok yandı."

Asım Hoca kızının saçını okşadı. Sesinde kızgınlıktan çok bir daha aynı şeyi yaşamama temennisi vardı:

"Kaç kere söyledim sana kızım… Rotorun arkasına girme, rüzgârın gölgesinde kalma diye. O tepe bana kaç tane rüzgâr oyunu öğretti biliyor musun?"

Dilara’nın gözleri doldu, sesi hafifçe titredi:

"Yerde acı içinde yatarken, ambulans gelene kadar ne dua ettim biliyor musun baba? ‘Nolur babam duymasın, nolur kulağına gitmesin…’ diye içimden kaç kere yalvardım Allah’a… Sana bu korkuyu yaşatmaktan, ‘Ben sana demedim mi!’ demenden o kadar korktum ki… Telefonumun taşlara vurup parçalandığını görünce bir yandan da sevindim biliyor musun? ‘Tamam’ dedim, ‘Arayamayacağım, babamın haberi olmayacak.’ Ama sen yine buldun beni…"

Asım Hoca kızının bu çocukça, çaresiz dürüstlüğü karşısında gözlerini yumdu. Göğsünden derin, titrek bir nefes verdi. Kızgınlığı tamamen eriyip gitmişti. Elini uzatıp kızının saçlarını şefkatle okşadı:

"Tamam boş ver şimdi hatayı… Önemli olan nefes alıyor olman. Dur bakayım, ben sana bizim Doruk’un iki hafta önceki ilk eğitim gününde nasıl çakıldığını anlatayım mı?"

Dilara şaşkınlıkla gülümsedi: "Nasıl yani? Doruk da mı düştü?"

Asım Hoca sesine tiyatral bir dram kattı:

"Düşmek ne kelime! İki hafta önce tepedeyiz, ilk uçuşu… Bizimki kalkışı yaptı, pürüzsüz! Havada süzülüyor. Tam inişe geçti, ben telsizden ‘Frenleri çek!’ diyeceğim an… Telsizde bir parazit! Çocuk havada panikledi. ‘Ne dedin hocam?!’ derken freni geç çekince; iki takla, Kapadokya’nın bütün tozu toprağı üstünde!"

Dilara tutamayarak bir kahkaha patlattı: "Ayy baba! Çocuk iyidir inşallah?"

O sırada kapının önünde bekleyen Doruk ve Fetih, içeriden yükselen bu kahkaha sesiyle rahat birer nefes alıp içeri adım attılar.

Asım Hoca onları görünce yüzündeki gururla ayağa kalktı. Eliyle kapıdaki Doruk’u işaret etti:

"Bak Dilara… Az önce anlattığım o çaylak pilot işte bu. Ama bugün ne oldu biliyor musun? Sınav Tepesi’ni salladı!"

Doruk mahcup bir ifadeyle başını eğdi: "Geçmiş olsun Dilara Hanım."

Dilara gözlerindeki neşeyle tebessüm etti: "Hoş geldin Doruk. Babam iki haftadır seni öve öve bitiremedi."

Doruk utançla başını kaşırken Asım Hoca kızına döndü:

"Gülme kızım, çocuk bugün teorik sınavda meteorolojiden aerodinamiğe bütün soruları takır takır yanıtladı, 75 barajını silip süpürdü. Ardından hemen uygulamaya geçtik. Kalkış öncesi o beş adım kontrolünü bir yaptı; kanat, ipler, rüzgâr… Tek bir adımı atlamadı. Üç kararlı adımda göğe bir yükseldi, sanki aylardır o gökyüzünde yaşıyor! S düzeltmeleri, rüzgârı okuyuşu mükemmeldi. Aşağıda hedef dairesine yaklaşırken palyeyi tam zamanında koydu, ayakları tık diye hedefin ortasına bastı!"

Dilara imrenerek Doruk’a baktı: "Ciddi misin baba? Hedef ortası mı?"

"Gözetmenler ‘Temiz iniş’ dedi kızım. Aşağıda abisiyle bir sarılmaları vardı ki… Doruk bugün sadece P2 lisansını almadı, iki hafta önceki o tozlu taklanın intikamını gökyüzünden aldı!"

Tam o sırada kapı sertçe tıklatıldı ve içeri üniformalı bir hastane güvenlik görevlisi girdi. Elindeki saate bakarak odayı süzdü:

"İyi akşamlar. Ziyaret saati akşam sekizde bitti arkadaşlar. Şablon dışı ziyaretçileri dışarı almamız gerekiyor."

Asım Hoca hemen öne doğru bir adım attı: "Ben babasıyım. Göreme’den yeni geldik, uzak yoldan…"

Güvenlik görevlisi Asım Hoca’nın yüzündeki yorgunluğu görünce tavrını biraz yumuşattı:

"Size refakatçi kartı çıkartalım amcam, siz kalın. Ama diğer arkadaşlar acil servisin dışına çıkmak zorunda. Serviste yoğunluk var, kural böyle."

Doruk ve Fetih birbirlerine baktılar. Fetih sakince başını salladı: "Tamamdır komutanım, çıkıyoruz biz."

Asım Hoca’ya dönüp hürmetle yaklaştı: "Hocam, siz kızınızın yanında kalın. Biz dışarıdayız, bir şey olursa ararsınız."

Asım Hoca mahcup bir ifadeyle ikisinin de omzunu sıktı: "Çocuklar, sağ olun… Sizi de buralara kadar yordum."

"Lafı bile olmaz hocam," dedi Doruk gülümseyerek.

İki kardeş acil servisin otomatik kapısından dışarı, Andırın’ın keskin gece ayazına çıktılar. Saat dokuzu geçmişti. Gökyüzü zifiri karanlık, bozkırın rüzgârı ise çam kokulu ve ısıran bir soğukla yüzlerine vuruyordu.

Doruk ellerini cebine sokup büzüştü: "Abi… Nerede kalacağız biz bu saatte?"

"Dur bir bakayım," diyen Fetih telefonunu çıkardı. "İki sokak ötede Öğretmenevi var."

Beş dakikalık yürüyüşün ardından iki katlı binaya vardılar. Danışmadaki nöbetçi memur başını bulmacasından bile kaldırmadan ruhsuz bir sesle sordu:

"Kamu personeli misiniz?"

"Yok," dedi Fetih sakince. "Siviliz. Kardeşim yamaç paraşütü pilotu. Minareli Asma Köprü’de kaza yapan sporcunun babasını Göreme’den hastaneye getirdik."

Memur kalemi masaya bırakıp gözlüklerinin üstünden baktı: "Kamu personeli değilseniz sporcu belgenizi göreceğim. Yoksa sivil alamam."

Doruk üzerindeki uçuş tulumunu ve Fetih’in motosiklet montunu gösterdi: "Abi vallahi sporcuyuz! Daha bugün P2 sınavına girdim, lisans sisteme bile düşmedi. Acilden geliyoruz. Üzerimizdekileri değiştirmeye bile fırsat bulamadık."

Memur televizyonun kumandasına uzanırken kestirip attı: "Biz elbiseye bakmıyoruz genç, belgeye bakıyoruz. Çıkar göster lisansı."

"Abi kâğıt henüz basılmadı, bugün sınavı geçtim diyorum."

"Belge olmadan işlem yapamam. Prosedür böyle. İyi geceler."

Fetih uzatmadan Doruk’u kolundan tutup dışarı çıkardı.

Andırın’ın dondurucu ayazına adım attıklarında Doruk sinirle elini salladı: "‘Elbiseye bakmıyoruz, belgeye bakıyoruz’ diyor ya! Adama kostümüyle kanıt getirdik, hâlâ kâğıt kürek peşinde! Ne yapacağız şimdi?"

Fetih üşüyen elini montunun cebine attı. Parmakları Asım Hoca’nın araba anahtarına çarpınca hafifçe gülümsedi:

"Oteli ayağımıza kadar getirmişiz ya işte."

Doruk anahtara baktı: "Arabada mı yatacağız?"

"Başka şansımız var mı? Hem Asım Hoca’ya da haber verelim, merak etmesin."

Fetih hemen telefonunu çıkarıp Asım Hoca’yı aradı:

"Hocam, biz kalacak bir yer baktık ama resmî kurumlar sivile oda vermiyor. Anahtarınız bende kalmış, müsaadenizle biz geceyi arabada geçireceğiz. Merak etmeyin diye aradım."

Asım Hoca mahcup bir sesle konuştu: "Ah be çocuklarım… Mahvoldunuz benim yüzümden. Soğuktur orası, hiç rahat edemezsiniz."

"Hocam hiç dert etmeyin. Montlarımız var, yastık olur bize. Siz kızınızla ilgilenin. Sabah taburcu işlemlerinde yanınızdayız."

"Sağ olun evlatlarım… Hakkınızı helal edin."

"Helal olsun hocam, iyi geceler."

Hastane otoparkına geri döndüklerinde Fetih aracı en kuytu, ağaçlık köşeye park etti. Kaloriferi açıp motoru on dakika çalıştırdı. Araç içi iyice ısınınca tam kontağı kapatıp koltuğu yatıracağı sırada, dışarıdan araç camına bir fener ışığı vurdu.

Fetih camı birkaç santim indirdi. Gelen, hastanenin gece bekçisiydi. Feneri içeri doğru tutup ciddiyetle kaşlarını çattı:

"Gençler, arabada mı yatacaksınız?"

"Evet abi," dedi Fetih. "Sabaha kadar buradayız."

"Aman diyeyim, camları tamamen kapatıp uyumayın. Buğudan içerideki oksijen tükenir, fark etmeden boğulursunuz. Camları en az iki-üç parmak aralık bırakın."

Doruk arka koltuktan endişeyle öne uzandı: "Abi camı açık bırakırsak dışarıdan biri dadanmasın?"

Bekçi derin bir nefes verdi: "İşte onun için söylüyorum… İlçenin yerlisi sakindir ama gece yarısından sonra tekin olmayan tip de dolanır. Cam açıkken hırsızlığa, saldırıya açık hale gelirsiniz. Eşyalarınıza dikkat edin, kapıları mutlaka kilitleyin."

Bekçi uzaklaşırken Fetih ön sağ ve arka sol camı ikişer santim araladı, kapıları kilitledi. Sürücü koltuğunu geriye yatırdı. Doruk ise ön koltuğun başlığını klipsinden çekip çıkardı, kılıfıyla birlikte başının altına koydu.

Sessizlik çöktü. Kaloriferin sıcağı yavaşça dağılırken dışarıdaki buz gibi gece ayazı o aralıklardan içeri sızmaya başladı. Doruk ince montuna daha da sıkı sarınmaya çalışırken dişleri hafifçe birbirine vuruyordu:

"Abi…"

"Efendim Doruk?"

"Keşke Göreme’den çıkarken o kanat çantasını kulübeye bırakmak için koşuşturmasaydım…"

Fetih karanlıkta gözlerini açıp arkaya hafifçe başını çevirdi: "Niye lan?"

"Abi o çanta kocaman, içi de sıcacık kumaş dolu! Şimdi arkada açar, yorgan gibi sarınır mışıl mışıl uyurduk. İki dakikada kulübeye bırakacağız diye buz tuttuk burada."

Fetih karanlığın içinde hafifçe kıkırdadı: "Ulan Doruk… Koca yamaç paraşütünü hastane otoparkında yorgan yapmayı düşündün ya, yat uyu hadi."

"Kapıları kilitledin değil mi abi?"

"Kilitledim…"

Doruk başını başlığa yasladı. "Bugün sınavı geçtiğime bile doğru dürüst sevinemedim."

Fetih bu kez hafifçe gülümsedi. "Ben seninle gurur duydum bugün."

Doruk şaşkınlıkla ağabeyine baktı: "Gerçekten mi?"

"Hem de çok. Babam bugün yaşasaydı… en çok o gurur duyardı."

Doruk’un boğazı düğümlendi. "İnşallah görüyordur."

Fetih cevap vermedi, sadece hafifçe başını salladı. "Uyu artık. Yarın uzun bir gün olacak."

Bekçinin "boğulma" ve "saldırı" uyarıları Zihninde dönüp dururken, Doruk’un gözleri yavaşça kapandı.

Fetih ise uzun süre gözlerini hastane binasının üçüncü katındaki tek bir pencereden ayıramadı. Derin bir nefes aldı. "En azından yaşıyor…" diye fısıldadı kendi kendine. Sonra o da gözlerini kapattı.

Gece boyunca Andırın’ın dondurucu ayazı o iki santimlik cam aralığından içeri sızmış, arabanın tüm camlarını içeriden ve dışarıdan kalın, beyaz bir buğu tabakasıyla kaplamıştı. İkisi de soğuktan büzüşmüş, uykusuzluğun verdiği ağırlıkla derin ve huzursuz bir uykudaydı.

Saat sabahın tam altısıydı.

Dağların ardından henüz kendini göstermeyen güneş, gökyüzünü soğuk ve kasvetli bir kurşuni griye boyuyordu. Otopark zifiri karanlıktan çıkmış ama henüz alacakaranlığın o tekinsiz pusuna gömülmüştü.

Aniden, sürücü tarafındaki o iki santim aralık bırakılmış camın hemen kenarından sert bir ses yükseldi:

Tık… Tık… Tık…

Aralık camdan içeri sabahın buz gibi ayazıyla birlikte dışarıdaki karartının gölgesi sızıyordu. Buğulu camın arkasındaki siluet, arabanın kapı koluna doğru uzandı…

Arka koltuktaki Doruk sanki biri göğsüne basmış gibi dehşetle sıçrayarak uyandı! Kalbi göğüs kafesini zorluyordu, sesi titriyordu: "Abi… O ne?!"

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir