BÖLÜM 15: Ben yarım kalmış bir hikâyeyim
Saat sabahın altısıydı. Arka koltukta iki büklüm yatan Doruk’un bedeni dondurucu soğuktan kaskatı kesilmişti. Dışarıdan gelen metalik bir ses uykusuna sızdı: Tık… Tık… Tık…
Gözlerini açtığını sandı ama hareket edemiyordu. Nefes almak istedi, göğsü yükselmedi. Tam o sırada iki santimlik cam aralığından dumansı bir elin içeri süzüldüğünü gördü; boğazına uzanıp sıkmaya başladı. Çırpınmak istedi ama sesi çıkmıyordu.
Son bir gayretle kendini öne fırlattı: "Abi… O ne?!"
Fetih de uykusundan sıçrayarak arkaya döndü: "Ne oldu lan?!"
Karabasan bitmişti ama üzerindeki ağırlık hâlâ geçmemişti. Doruk’un sesi titriyordu: "Pencerede bir şey var!" Refleksle önündeki koltuk başlığını çekti. Başlık yerinden çıkınca metal millerinden sımsıkı kavrayıp önüne kaldırdı.
Buğulu camın arkasında bir siluet, arabanın kapı koluna doğru uzanıyordu. Birkaç saniye ikisi de konuşmadı.
Fetih kolunu uzatıp montunun yeniyle camdaki buğuyu sildi. Dışarıda, Andırın’ın soğuğunda paltosunun yakasını kaldırmış Asım Hoca duruyordu.
İki kardeş rahat bir nefes aldı. Fetih hemen kapıyı açtı. Asım Hoca, arka koltukta hâlâ şaşkın oturan Doruk’a babacan bir bakış attı.
"Hadi kalkın evlatlarım," dedi. "Kantinde çayı tazelettim, sıcak bir şeyler yiyin."
Doruk mahcup bir şaşkınlıkla gözlerini ovuşturdu: "Hocam… Siz miydiniz?"
"Benim ya, kim olacak," dedi Asım Hoca gülümseyerek. "Hadi, dışarısı buz gibi."
Beş dakika sonra hastanenin kantininde, sıcak çay ve kaşarlı böreklerle geceki soğuğu üzerlerinden attılar.
Asım Hoca çayından bir yudum aldı.
"Sabah odaya kahvaltı getirdiler ama siz aşağıda aç beklerken boğazımdan lokma geçmedi. Bir tepsi daha istedim. ‘Olmaz, kural böyle,’ dediler. Ben de indim, kantinciye rica ettim; hep birlikte oturalım dedim."
Doruk gülümsedi: "Hocam, Allah razı olsun."
"Afiyet olsun evlatlarım," dedi Asım Hoca. "Doktor birazdan vizite çıkacak, Dilara’nın taburcu evraklarını hazırlatayım. Sonra Göreme’ye… Yolumuz uzun."
Öğlene doğru taburcu işlemleri tamamlandı. Doktor, son uyarılarını bir kez daha hatırlattı: Dilara ayağının üzerine basmayacak, ilaçlarını düzenli kullanacak ve birkaç gün dinlenecekti. Ardından Dilara, ayağındaki atelle Asım Hoca’nın arabasının arka koltuğuna yerleşti.
Tam yola çıkacaklarken Dilara başını kaldırdı: "Baba… Sarı Tosbağa, Çınargeçidi’nde."
Asım Hoca kızına baktı: "Festival bitti. Daha fazla bırakamazsın. Ceza bile yazabilirler."
"Ne kadar?"
"Çok. Elli bini geçiyor olabilir. Bugün almamız lazım."
Doruk kaşlarını kaldırıp merakla baktı: "Sarı Tosbağa mı?"
Dilara hafifçe gülümsedi: "Vosvos T1 Karavan."
Fetih hemen araya girdi: "Biz Sarı Tosbağa ile döneriz hocam. Siz Göreme’ye dönün."
Asım Hoca başını salladı, itiraz edecek gibi oldu ama sonra vazgeçti, gülümsedi: "Peki. Siz karavanla dönersiniz."
Kısa bir yolculuğun ardından Çınargeçidi Mesire Alanı’na vardılar. Festivalden geriye sönmüş kamp ateşleri, birkaç unutulmuş eşya ve ağaçlarda dalgalanan "Motosiklet ve Karavan Festivali" yazılı flamalar kalmıştı.
Doruk yol kenarındaki levhayı gösterdi. Levhada "Kamp Alanı Festival Süresiyle Sınırlıdır" yazıyordu. Ağaçların arasında sarı Volkswagen T1 göründüğünde Doruk hemen işaret etti: "İşte Sarı Tosbağa!"
Asım Hoca karavanın yanına gidip sürgülü kapıyı açtı. Kızının birkaç kıyafetini, çantasını ve kişisel eşyalarını topladı, kendi otomobilinin bagajına yerleştirdi. Sonra karavanın anahtarını Fetih’e uzattı: "Tamamdır. Al bakalım."
Fetih anahtarı aldı: "Akşama görüşürüz hocam."
Asım Hoca kendi otomobiline yönelirken el salladı: "Akşama Göreme’de görüşürüz. Ama yavaş gidin."
"Merak etmeyin."
Fetih sürücü koltuğuna geçti. İçeriden kahve kokusu yayıldı.
"Vay be…" dedi Doruk. "Bizim emektarı hatırlattı."
Fetih ellerini direksiyonun üzerine koyup kardeşine baktı: "Bismillah."
"Hadi bakalım, Bismillah!" dedi Doruk.
Kontağı çevirdi. Motor birkaç kez homurdandıktan sonra çalıştı.
"Hâlâ yürüyor mu bu Sarı Tosbağa?" dedi Doruk şaşkınlıkla.
Fetih gülümsedi: "Niye yürümeyecekmiş? Motor bu oğlum, bilgisayar değil."
Doruk kaşlarını kaldırdı: "Ne alaka?"
Fetih gülümsedi. "Bu motor elektronik beyin istemiyor. Arıza yaparsa kapağı açar, bakar, tamir edersin."
Doruk gülümsedi: "Otomobiller bizim hızımızda gelişseydi, iki yılda bir hızları ikiye katlanırdı."
Fetih hemen lafı aldı: "Doğru. Ama arabalar da bilgisayarlar gibi olurdu. Yolda giderken durup dururken mavi ekran verir, frenleri kilitlenir, direksiyon çalışmazdı. Tek çözüm de arabadan inip tekrar binmek olurdu."
Doruk kahkaha attı: "Desene senin mekanik dünyanla benim yazılım dünyam aynı kapıya çıkıyor: İster ekrandaki bug olsun, ister kaputun altındaki pas, sistem kilitlenirse işimiz hep o arızayı bulup düzeltmek."
Fetih vitese takıp gülümsedi: "Aynen öyle."
Karavan, Çınargeçidi’nin virajlı yolundan aşağı inmeye başladı. İlçe çıkışında polis çevirmesinde durduruldular. Fetih camı indirdiğinde sabahın serin havası içeri doldu.
Polis memuru eğilip içeri baktı: "Günaydın. Ehliyet, ruhsat lütfen."
Fetih ehliyetini hemen uzattı. Doruk ise torpido gözünü açıp ruhsatı aramaya başladı: "Nereye koymuş bunu?"
"Şuradaki dosyalara bak."
"Abi, nerede bu?"
"Doruk, polis bekliyor!"
Doruk dosyaları tek tek çevirdi. Tam ruhsatı bulduğu sırada aradan katlanmış bir kâğıt yere düştü: "Buldum!"
Ruhsatı polise uzatırken eğilip yerdeki kâğıdı aldı. Katlı kâğıdı açtığında karşısına harfleri zarif kıvrımlarla yazılmış dizeler çıktı:
Ben yarım kalmış bir hikâyeyim;
Noktası unutulmuş, virgülünde durulmuş,
Zamanın silgisiyle silinmiş,
En güzel yerinde susturulmuş.
Satır aralarında unutulmuş gülüşüm;
Kirpiğimden düşen hüzne sarılmış.
Ben senin en güzel yarım kalışınım:
Dokunsan tamamlanmam, daha da dağılırım.
Takvimler devrilir, mevsimler geçer;
Kelimeler sisli bir sabahı bekler.
Son cümlen dudağında mühürlü kalınca
Bir mürekkep damlası kanar mısrama;
Geceye sığınır en sessiz ahım.
Hiç yazılmamış bir dize gibiyim;
Göğsümün en derininde sızlar sabahım.
Ben yarım kalmış bir hikâyeyim,
Ve sen… O hikâyenin son yaprağı.
Polis memuru evrakları geri verdi: "Hayırlı yolculuklar."
Fetih karavanı yeniden yola koydu. Doruk ise kâğıdı hâlâ elinde tutuyordu. Gözlerini dizelerden alamadı. Bir süre sessizce okuduktan sonra, farkında olmadan fısıldadı:
"Ben yarım kalmış bir hikâyeyim…"
Fetih başını ona çevirdi. "Ne dedin? Anlamadım."
Doruk kâğıdı yavaşça katladı. "Şiir… Herhalde Dilara’nın şiiri."
Fetih birkaç saniye sustu. Sonra sakin bir sesle konuştu: "Özel bir şeydir. Sahibinden izinsiz okumamız doğru olmaz."
Doruk, "Haklısın abi," diyerek kâğıdı torpidodaki yerine koydu.
Fetih’in bakışları dikiz aynasına kaydı. Birkaç saniye arka tarafı izledi. "Doruk…" dedi, sesi pürüzlenerek. "Şuraya baksana."
Doruk dönüp arkaya baktı. Ranzanın kenarına sabitlenmiş siyah kumaş bir kılıf vardı. Fermuarı yarısına kadar açıktı; içinden bir gitarın sapı görünüyordu.
Doruk birkaç saniye öylece baktı. "Babamın gitarına ne kadar çok benziyor…"
Fetih kardeşine baktı. "Doruk, babamın gitarı nerede?"
Doruk bakışlarını karavanın penceresinden dışarıya, sonsuz gibi uzanan sarı bozkıra çevirdi. Bir süre sustu. "Abi…" dedi fısıltıyla. "Biz Dilara’yı hiç tanımıyoruz."
Fetih’in dudakları hafifçe kıpırdarken gözünün kenarında biriken yaş yanağına süzüldü. "Babamızı da…"
Karavan, öğle güneşinin altında Göreme yolunda ilerlerken iki kardeşin arasında ilk kez adı konmamış bir sır gibi duruyordu o şiir ve gitar.









