SIRA SANA DA GELECEK

Televizyonun sağ alt köşesinde kırmızı bir bant belirdi: SON DAKİKA

Adam kumandayı eline aldı.

"On iki yaşındaki bir kız öğrenci, sınavdan aldığı düşük not nedeniyle kendisiyle alay ettiğini öne sürdüğü sınıf arkadaşını okul tuvaletinde bıçakladı. Ağır yaralanan öğrenci hayatını kaybetti."

Görüntüler değişti. Başka bir okul: On altı yaşındaki bir öğrenci, tartıştığı arkadaşını okulun spor salonunda tabancayla vurarak öldürmüştü.

Üçüncü haberde ise boş derste şakalaşırken kavgaya dönüşen olayda bir öğrenci aldığı yumruk darbesiyle yere düşmüş, başını zemine çarparak hayatını kaybetmişti.

Adam televizyonun sesini kıstı. Üç çocuk, üç okul, üç ölüm…

Ertesi gün uzmanlar ekranlara çıktı. Üç olayın ayrıntıları incelenmiş, sonunda ortak bir özellik bulunmuştu.

Spiker ekrana yansıtılan bilgisayar görüntüsünü gösterdi: "Her üç öğrencinin de aynı bilgisayar oyununu oynadığı ortaya çıktı. Uzman gözüyle baktığınızda, bu olayın toplumsal etkilerini nasıl yorumlarsınız?"

Uzman konuştu: "Özellikle gelişim çağındaki çocuklarda şiddet içerikli oyunların saldırgan davranışları normalleştirebildiğine dair ciddi bulgular mevcut."

Spiker sordu: "Bu oyun yasaklanmalı mı?"

Uzman hiç tereddüt etmedi: "Bence evet."

Ertesi gün gazetelerin manşeti hazırdı: ÖLDÜREN OYUN!

Akşam ülkenin lideri televizyona çıktı: "Çocuklarımızı korumak zorundayız. Gençlerimizi şiddete yönlendiren bu oyunun ülkemizde erişimi bugünden itibaren yasaklanmıştır."

Adam başını salladı: "Çok iyi oldu." Hayatında o oyunu hiç oynamamıştı.

Ertesi gün yeni bir son dakika haberi yayınlandı: BİLGİSAYARINDAN YASAKLI OYUN ÇIKTI!

Dün gece meydana gelen cinayet olayında gözaltına alınan on yedi yaşındaki şüphelinin bilgisayarında da aynı oyunun bulunduğu ortaya çıkmıştı. Akşam lider yeniden kameraların karşısına geçti:

"Bu oyunu oynayan herkes potansiyel suçlu olarak değerlendirilecektir. Çevrenizde bu oyunu oynayanları ihbar edin. Gerekeni biz yaparız. Bilip de bildirmeyenler de işlenen suça ortak olmuş sayılacaktır."

Ertesi sabah iş yerinde bir masa boştu.

"Ali nerede?"

"Gece almışlar."

"Niye?"

"Yasaklı oyunu oynamış."

Adamın aklına dün gece söylediği cümle geldi: "İyi ki oynamamışım."

Bir hafta sonra altı farklı şehirde banka soyuldu. Uzmanlar yine ortak bir özellik buldu. Altı failin de daha önce muzlu gofret yediği ortaya çıktı. Akşam haberlerinde aynı cümleler dolaştı:

"Bağımlılık ve agresyon arasında göz ardı edilemeyecek bir istatistiksel ilişki var. Muzlu gofret tüketenlerde banka soygunu eğilimiyle bağlantı kuruldu; bu veriler görmezden gelinemez."

Ertesi gün: GOFRET VE SUÇ ARASINDAKİ GİZLİ BAĞ

Akşam lider açıkladı: "Muzlu gofret yiyen herkes bundan böyle potansiyel suçlu olarak değerlendirilecektir. Çevrenizde bu gofreti tüketenleri derhal ihbar edin; gerekeni biz yapacağız. Bilip de bildirmeyenler, işlenen suça ortak sayılacaktır. Acırsanız acınacak hale gelirsiniz."

Adam mutfağa gitti. Dolapta bir paket çikolatalı gofret vardı; geçen ay aldığını hatırladı. Muzlu değildi ama ne olur ne olmaz diyerek çöpe attı. Ardından içine kurt düştü: Ya çöpte bulurlarsa? Ya bu evde çikolatalı gofret vardı diye ihbar edilirse?

Ertesi sabah iş yerinde bir masa daha boştu. Çekmecesinde muzlu gofret kırıntısı bulunmuştu.

Birkaç gün sonra farklı şehirlerde peş peşe kavgalar çıktı. Uzmanlar yine ekranlardaydı. Bu kez faillerin ortak özelliği Japon balığı beslemeleriydi. Uzman:

"Akvaryum balıklarıyla kurulan aşırı duygusal bağın, insan ilişkilerinden uzaklaşmaya ve duygusal kopukluğa yol açabileceğini düşündüren bulgular mevcut. Bu durum, saldırgan davranışların artışıyla istatistiksel ilişki göstermektedir. Dolayısıyla göz ardı edilemeyecek bir bağlantı söz konusudur."

Adam ilk kez güldü.

Sabah uyandığında televizyon ekranında şu yazıyordu: "JAPON BALIĞI BESLEYENLER İÇİN GÜVENLİK UYARISI."

Öğle haberlerinde başlık daha sertleşti: "JAPON BALIĞI SAHİPLERİ İNCELENECEK."

Akşam olduğunda ise lider artık karar vermişti: "JAPON BALIĞI BESLEYENLER POTANSİYEL RİSK GRUBUNDA."

Adam televizyonu kapattı: "İyi ki benim balığım yok."

O gece erken yattı. Gece boyunca ülkede yeni bir rapor yayınlandı; adam bunların hiçbirini görmedi. Sabah uyandı, spor ayakkabılarını giydi ve işe gitti.

İşe giderken tuhaf bir şey gördü. Yol boyunca yüzlerce spor ayakkabı çöp kutularına, yol kenarlarına atılmıştı. Bazı insanlar çoraplarıyla yürüyordu; kimi de çıplak ayakla otobüs durağında bekliyordu.

Adam bir süre baktı, bir anlam veremedi. Sonra yoluna devam etti.

Kapıdaki güvenlik görevlisi onu durdurdu: "Durun! Spor ayakkabılarınızı çıkarın."

Adam şaşırdı: "Neden?"

Görevli cevap vermedi. Telefonunu çıkardı, hızlıca bir numarayı çevirdi: "Evet, o burada spor ayakkabıyla geldi… Talimat ne?"

Sonra telefonu adama uzattı: "İnsan kaynaklarından seninle konuşacaklar."

Adam tereddütle telefonu aldı. Karşıdan gelen ses buz gibiydi: "Artık işe gelmeyin."

"Ne oldu?"

"Görevden uzaklaştırıldınız."

"Neden?"

Kısa bir sessizlik. Sonra tek kelime: "Spor ayakkabı."

Adam ayakkabılarına baktı, şaşkınlıkla fısıldadı: "Her gün giyiyorum."

"Bugün yasaklandı."

"Ne zaman?"

"Gece."

Ayakkabılarını çıkarıp çoraplarıyla yürümeye başladı. Ama artık çok geçti; hakkında ihbar yapılmıştı.

Eve dönerken ev sahibinden mesaj geldi: "Polis sizi sordu. Eşyalarınızı kapının önüne koydum. Potansiyel suçluya ev vermek istemiyorum."

Öğleden sonra, markete gitti, kartı reddedildi: HESABINIZ DONDURULMUŞTUR.

Gece yarısı iyice acıkmıştı. Bir çöp tenekesinin yanında ekmek kırıntıları gördü, eğildi. Tam elini uzatırken bir ses duyuldu: "POLİS! O BURADA!"

Adam elini geri çekti, koşmadı. Bir süre çöp tenekesine baktı, sonra yürümeye başladı. Aklından tek bir cümle geçti: "Madem potansiyel suçlu ilan edildim, o zaman suçlu gibi davranayım."

Polisi çağıran adamla göz göze geldi. Bir taş gördü, elini uzattı; sonra durdu. "Ben böyle biri değilim," dedi. "Bunu yaparsam benimle ortak özelliği olanların da hayatını mahvederim." diyerek taşı yere bıraktı.

Ertesi gün teslim oldu. Suçsuzluğunu kanıtlama fırsatı verilmedi; dosyasında karar hazırdı: Altı yıl.

Koğuşta karşısındaki adam sordu: "Sen neden buradasın?"

"Spor ayakkabı."

Adam başını salladı: "Mısır cipsi."

Adam sustu. Geçen gün mısır cipsi rafının önünde durmuş, almamıştı; yasaklandığını duyunca ise "zaten mısır cipsini sevmem," demişti.

Bir başkası: "Ben siyah kedi. Başını okşadım, mama verdim."

Dün apartmanın önündeki siyah kediyi hatırladı. Kedi ayaklarına sürtünmüştü, o ise uzaklaştırmıştı. Yasaklandığında: "İyi ki siyah kedileri sevmiyorum." demişti.

Başını önüne eğdi. Bir zamanlar başkaları hakkında düşündüğü şeylerin aynısını şimdi başkaları onun hakkında düşünüyordu. İlk kez utandı.

Hapishane büyüdü. Gardiyanlar her sabah yeni listeler okumaya başladı:

"Çubuk kraker yiyenler."

"Sarı gazoz tüketenler."

"Çocukluğunda pelüş oyuncaklarla fotoğrafı bulunanlar."

"Çizgi film izleyenler."

"Belirli şarkıları telefonunda dinleyenler."

"Sosyal medya hesabı olanlar."

Bir sabah: "Geçmişte suçlu ilan edilmiş biriyle aynı ortamda bulunanlar."

Koğuşta uğultu başladı.

Herkes dar koğuşta birbirinden olabildiğince uzaklaşmaya çalıştı.

"Şüpheli davranış gösterenler."

Koğuş sessizleşti. Herkes kıpırdamadan durdu.

Bir sabah gardiyan son sayfaya geldi:

"Gülümseyenler."

Kimse gülmedi.

Kapı kapandı. Koğuş sessizliğe gömüldü. Havalandırmaya çıktığı gün gökyüzüne baktı; bir kuş uçuyordu. Bir süre izledi, sonra gözlerini kaçırdı. Kuşları seven birinin de daha önce suç işlediğini hatırladı.

Gardiyan koridordan geçerken elindeki kâğıda baktı. Yeni bir madde daha vardı: KUŞLARI İZLEYENLER.

Adam gözlerini kapattı. Artık kimse gülmüyordu. Kimse konuşmuyordu. Kimse kıpırdamıyordu. Kimse gözlerini açmıyordu. Çünkü her şey suç olabiliyordu. Düşünmek suç olabiliyordu. Susmak suç olabiliyordu. Konuşmak suç olabiliyordu…

Ve ülkede masumiyet diye bir şey kalmamıştı. Sadece henüz suçlanmamış olmak vardı. Sıra herkese gelecekti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir