BÖLÜM 18: Doruk, göğsünden taşan o ağır yükle karavanın kapısını açıp kendini gecenin serinliğine attı. Karanlığın içinde, neresi olduğunu bilmeden patikadan yamaca doğru koşmaya başladı. Nefesi kesilene, bacaklarındaki derman tükenene kadar koştu. Patikanın sonuna geldiğinde şahin kayası gibi gösterişli bir kaya gördü. Üzerine çıkıp sırtüstü yattı, gözlerini kaldırıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar; aşağıda yaşananlardan habersiz, soğuk ve sessiz bir ışıkla parıldıyordu.
Tam o sırada yıldızlarla dolu gökyüzünde ince, gümüşi bir çizgi kaydı; bir yıldız daha sonsuzluğa gömüldü. Doruk, o ışığın kaybolduğu boşluğa uzun uzun baktı. Kendini de tıpkı o yıldız gibi hissediyordu: Bir an var olan, sonra ardında sadece karanlık bırakıp kaybolan… Yanağına süzülen sıcacık yaşı sildi.
Arkasından gelen hafif, ritmik ayak sesleri ve koltuk değneğinin taşlara değdikçe çıkardığı tıkırtı sessizliği böldü. Oturup başını çevirdi. Dilara, elindeki tahta değneğe yüklenerek yavaş adımlarla ona doğru geliyordu. Hiçbir şey söylemeden yanına sokuldu ve kayanın pürüzlü yüzeyine oturdu.
Bir süre ikisi de yalnızca vadinin karanlığına baktı. Sonra Dilara yüzünü gökyüzüne döndürdü; dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
"Benim kayama oturmuşsun," dedi alçak bir sesle.
Doruk başını gökyüzünden çevirmeden cevap verdi:
"Kayalar da şiirler gibidir… İhtiyacı olana aittir. Bu gece benim ihtiyacım vardı."
Dilara bakışlarını hafifçe ona çevirdi. Gözlerinde merak vardı:
"Ne düşünüyorsun?"
Doruk cevap vermedi. Gözleri hâlâ gökyüzünün sonsuzluğuna kilitliydi. Bir süre sonra, sanki kelimeler dudaklarından dökülürken parçalanacakmış gibi alçak bir fısıltıyla konuştu:
"Annemi."
Dilara’nın yüzündeki tebessüm kayboldu. Cevap vermedi; yalnızca vadinin derinliklerinden sıyrılıp üzerinden esen rüzgârın uğultusunu dinledi. Parmaklarını kayanın soğuk gövdesine biraz daha bastırdı. "Ben de…" dedi, sesi rüzgâra karışır gibi alçaktı. "Ben de bazen buraya oturup annemi düşünüyorum."
Dizlerini göğsüne doğru çekti, ellerini bacaklarının etrafında birleştirdi. Sonra doğrudan Doruk’un gözlerine baktı:
"Sana bir hikâye anlatayım mı?"
Doruk başını salladı.
Dilara gözlerini yeniden gökyüzüne çevirdi:
"Denizle gökyüzünün hikâyesini biliyor musun?"
"Bilmiyorum."
Dilara derin bir nefes aldı. Sesi gecenin içinde narin bir melodi gibi yayıldı:
"Denizle gökyüzü birbirine sevdalı iki âşıkmış. Birbirlerini ne kadar çok sevseler de aralarındaki o imkânsız uzaklık yüzünden hiçbir zaman kavuşamazlarmış." Gözlerini yıldızlardan ayırmadan devam etti: "Gökyüzü, sevgisini yağmurla gönderirmiş denize. Her damla, ona dokunmanın bir yoluymuş. Yağmur yağdığında denizin hırçın dalgalarla köpürmesi de bundanmış işte. Gökyüzü ona dokunduğunda, deniz sevinçten kabarıp köpürürmüş."
Doruk kollarını göğsünde birleştirip ayaklarını kendine doğru çekti. İçindeki fırtına, Dilara’nın sesindeki huzurla biraz olsun yatışıyordu.
Dilara hafifçe gülümsedi:
"Benim annemle babam da öyle. Babam gökyüzüne âşık, annemse denize."
Doruk başını ona çevirdi:
"Babanın gökyüzüne âşık olduğunu biliyorum. Senin annen denizde mi?"
"Evet." Dilara’nın sesi bu kez gururla karışık bir özlem taşıyordu. "Norveç’te çalışıyor. Saturasyon dalgıcı."
Doruk anlamamış gibi baktı:
"Saturasyon mu? Doygunluk yani. Dalgıçlık mı bu? Suyun altında swap mı yapıyorlar?"
Dilara kıkırdadı:
"Hayır, o başka. Saturasyon dalışında bazen haftalarca suyun metrelerce altında kalıyorlar. Öyle bildiğin normal dalışlar gibi değil. Özel yaşam kapsülleri var. Heliox soluyorlar."
Doruk kaşlarını kaldırdı:
"Heliox OS mu?"
Dilara güldü:
"Hayır, helyum ve oksijen."
"Ha…" Doruk birkaç saniye düşündü. "Peki niye helyum?"
"Basınç altında normal havayı solumak tehlikeli olabiliyor, bu yüzden helyum kullanıyorlar." Dilara omuzlarını hafifçe kaldırdı. "Telefonda konuştuğumuzda sesi öyle komik geliyor ki…"
Doruk, gecenin başından beri ilk kez içten gelen hafif bir tebessümle ona baktı:
"Sesini mi değiştiriyor?"
"Evet, Heliox yüzünden sesi öyle inceliyor ki…" Dilara güldü. "Annem dalıştan çıkıp beni aradığında sesi Alvin and the Chipmunks gibi geliyor; ben de kahkahalarla gülüyorum." Yüzündeki neşeli tebessüm yavaş yavaş söndü. Bakışları yere indi. "Ama aslında… hiç gülmek istemiyorum."
Doruk sustu.
Dilara bir süre konuşmadı. Sonra:
"Çünkü o komik sesi duyduğum her an, annemin benden ne kadar uzaklarda olduğunu bir kez daha hatırlıyorum," dedi.
Doruk’un boğazındaki düğüm büyüdü.
Karanlık vadide yeniden derin bir sessizlik hâkim oldu. Başını yıldızlardan indirip Dilara’ya baktı:
"Sen… anneni ne kadar zamandır görmedin?"
Dilara bir süre cevap vermedi. Sanki zihninde yılların arasında bir tarih arıyordu.
"Bilmiyorum." Bakışlarını kaçırdı. "Ben henüz bir bebekken babamla yollarını ayırıp gitmiş. Bazen ayda bir telefonda konuşuruz, bazen daha seyrek. Ama beni görmeye hiç gelmedi. Ben de onun yanına gitmedim."
Dilara parmaklarını kayanın üzerinde gezdirdi. "Babam bana gökyüzünü sevdirdi…" Sesi yavaşladı. "Annemse…"
Dilara, derin bir sessizliğe gömüldü.
Doruk kelimeleri boğazında düğümlenirken "Benim annem ise…" dedi.

Tam o anda telefonun keskin melodisi gecenin sessizliğini böldü. Dilara irkilerek elini cebine attı. Ekrandaki ismi görünce yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi. Telefonu açıp kulağına götürdü:
"Efendim baba?"
Karşı taraftan babasının korumacı, meraklı sesi duyuldu:
"Neredesin kızım? Gece ilerledi, rüzgâr çıktı."
Dilara bir an Doruk’a baktı, sonra başını gökyüzüne kaldırdı:
"Kayamdayım baba… Kayan yıldızları izliyordum."
"Doktor birkaç hafta dinlenmeni söylemişti. Ayağın daha tam iyileşmedi. Bu halde dışarı çıkmamalıydın. Geliyorum şimdi, orada beni bekle."
"Tamam baba."
Dilara telefonu kapatıp cebine koydu.
"Gitmem lazım. Babam merak eder."
Doruk başını kaldırdı:
"Neden ‘benim kayam’ dedin?"
Dilara hafifçe gülümsedi, elini taşın pürüzlü yüzeyinde gezdirdi:
"Bu kaya milyonlarca yıldır buradaymış. Kim bilir kaç insan gelip geçti yanından… Kaçı üstüne oturdu, kaçı üzerinden basıp geçti…" Parmakları kayanın küçük bir çatlağında durdu. "Ama kimse durup gerçekten dinlememiş." Bir an sustu. "Ben dinledim."
Doruk kayanın yüzeyine baktı. Göğsünde saatlerdir taşıdığı o ağır yük hâlâ oradaydı ama sanki biraz hafiflemişti.
"Teşekkür ederim, Dilara."
Dilara ona bakıp hafifçe gülümsedi
Ayağa kalkmak üzere hareketlendiğinde Doruk da doğruldu.
"Yardım edeyim." dedi.
Başını iki yana salladı ve parmağıyla ileriyi işaret etti.
"Gerek yok. Evim hemen şurada."
Kayanın arkasındaki yamaçta bir evin penceresinden sarı bir ışık süzülüyordu.
"Zaten bak, babam da geliyor."
Doruk başını salladı.
"Tamam."
Dilara patikaya doğru birkaç adım attı. Sonra bir şey söyleyecekmiş gibi durup arkasına baktı. Hiçbir şey demeden yoluna devam etti.
Doruk, onun karanlığın içinde yavaş yavaş kayboluşunu izledi. Rüzgâr hâlâ bozkırda uğulduyordu. Yıldızlar hâlâ uzaklarda sessizce parlıyordu. Az önce kayan yıldızın bıraktığı karanlık hâlâ gökyüzündeydi ama bu kez gece o kadar soğuk gelmiyordu.
Doruk bir süre daha kayanın üzerinde öylece oturdu. Dilara’nın ayak sesleri çoktan vadinin sessizliğine karışmıştı. Elini uzattı; parmak uçlarını, Dilara’nın az önce dokunduğu kayanın soğuk yüzeyinde gezdirdi. Sertti, pürüzlüydü; milyonlarca yılın yağmurunu, güneşini, rüzgârını üzerinde taşıyordu. Doruk parmaklarını küçük bir çatlağın içinde gezdirdi. Dilara’nın sözlerini fısıldayarak tekrarladı.
"Kimse durup gerçekten dinlememiş…"
Doruk gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı, gece havası ciğerlerini doldurdu. Göğsündeki o ağır baskı hâlâ oradaydı ama artık eskisi kadar keskin değildi. Yara kapanmamıştı; belki uzun zaman da kapanmayacaktı. Fakat ilk kez, yarasının artık kanamadığını hissetmişti.
Bir süre daha gökyüzüne baktı. Sonra ayağa kalktı. Üzerindeki tozu silkelemeden patikaya doğru yürümeye başladı. Bu kez karanlık onu korkutmuyordu.
Karavanın kapısının önünde abisi bekliyordu. Doruk yaklaşınca iki kardeş göz göze geldi. Fetih bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra vazgeçti.
"Çay taze," dedi. "İçeri gel. Soğuk yedin."
Doruk başını salladı.
Fetih bir an durdu.
"Annemin hatıra defterinde ilginç bir şey okudum."
Doruk karavana doğru yürüdü. Basamağa ayağını koyarken son kez arkasına baktı. Dilara’nın kayası, karanlığın içinde sessizce duruyordu. Doruk bu kez kendisini kaybolmuş bir yıldız gibi hissetmedi.







