BÖLÜM 19: Karavanın kapısının önünde abisi onu bekliyordu. İki kardeş göz göze geldi. Fetih bir an duraksadı:
"Annemin hatıra defterinde ilginç bir şey okudum."
Doruk basamakta durdu, karanlığın içinde uzakta sessizce bekleyen kayaya baktı. Dışarıdaki soğuk rüzgâr saçlarını dalgalandırıyordu. Gözlerini abisinin yüzüne dikti.
"Ne okudun abi?"
Fetih başını iki yana sallayıp içeriye yöneldi:
"Bunu kapı önünde konuşmayalım, içeri geç. Kapıyı da kapat, üşüyeceğiz."
Doruk içeri girip arkasından kapıyı kapattı. Karavanın içi demlenen çayın buğusuyla ısınmıştı. Fetih mutfaktaki küçük tezgâhtan iki bardak çıkardı, demlikten süzülen çayın kırmızısı bardakları doldurdu. Bardaklardan birini Doruk’a uzattı, diğerini eline alıp karavanın oturma bölümüne geçti.
Doruk da karşısına oturdu. Üşümüş ellerini bardağın sıcaklığıyla ısıtırken gözleri abisindeydi. Fetih montunun sol iç cebine elini attı. Defteri çekip masanın üzerine bıraktığında, sessizlik daha da ağırlaştı.
Defteri yavaşça açarken sayfalardan birinin arasından katlanmış tek bir kâğıt parçasını gördü. Kâğıdı çıkarıp dikkatle açtı. Üzerindeki mürekkep yer yer solmuş ama el yazısı hâlâ net bir şekilde okunabiliyordu.

"Bu şiiri…" dedi Fetih. Kısa bir sessizlik karavanın içine yayıldı. "Babam anneme yazmış."
Doruk bardağını masaya bırakıp öne doğru eğildi. Fetih kâğıdı gözlerinin hizasına getirip okumaya başladı:
"Eminönü’ne gel, yüzünü dön denize,
Değsin o serin, o asil rüzgar tenimize.
Martılar çığlık çığlığa, saçların dağınık,
Sıcak bir simit ikramım olsun, deniz uyanık.
Tarihi teknelerden yükselirken o duman,
Balık ekmek kokusu sarar şehri o an.
Gümüş bir bardakta, rengi yakuttan kırmızı,
Bir turşu suyu sunayım sana; dindirsin sızı.
Karaköy’e geçelim, köprü altı hep yoldaş,
Zaman yavaşlar burada, adımlar olur yavaş.
Fırından yeni çıkmış, şerbeti tam kıvamı,
Baklava ikram edeyim, bulsun ruhun devamı.
Galata’nın yokuşu yoracak biraz bizi,
Ama tarihin kokusu siler dertten o izi.
Kulenin gölgesinde soluklanalım nefes nefes,
Avucunda sıcacık kestaneler, tatlı bir heves.
Vefa’nın arkasından esen rüzgara kapıl,
Bir asırlık maziye bu sokaklarda katıl.
Üstünde altın leblebisi, bardağında koyu kıvam,
Bir boza ısmarlayayım sana, dağılsın gam.
Ortaköy’ün denizle birleştiği o yerde,
Malzemesi bol olsun, şifa olsun her derde.
Sıcaklığı avucunda, dumanı üstünde tüter,
Bir kumpir yeter bize, tüm yorgunluk biter.
Kanlıca’ya yanaşsın vapurun ince izi,
Pudra şekeri süslesin içimizdeki bizi.
O meşhur yoğurttan tadalım kaşık kaşık,
Gör ki bu şehirde her köşe birbirine aşık.
Sarıyer’in böreği eşlik etsin yolumuza,
Martılar eşlik ederken vapurun sağımıza.
Moda Sahili’ne varalım, akşamüstü olmuş,
Güneşin o son kızıllığı sulara koyulmuş.
Kuyrukta beklesek de Ali Usta’da değer,
Üç top dondurma ikramım olsun sana; eğer…"
Fetih son mısrayı söyledikten sonra durdu. Kâğıdı masaya indirdi.
Doruk kaşlarını çattı. Hemen itiraz etti:
"Abi, bu yarım kalmış bir şiir… Dizeler hep dört satırla ilerliyor ama son kıta iki satırda donup kalıyor. ‘Eğer…’ deyip bitiyor. Sanki babamın sesi bir anda kesilmiş gibi."
Fetih hafifçe tebessüm etti.
"Evet, şiir yarım," dedi Fetih. Parmaklarını defterin üzerinde gezdirdi. "Ama devamı burada."
Doruk, elindeki sıcak bardağı sıkıca kavramış, nefesini tutmuş abisinin ağzından çıkacak her kelimeyi bekliyordu. İçeride çayın yükselen buğusu, karavanın ahşap kokusuna karışıyordu. Rüzgârın uğultusu, karavanın içindeki sessizliğe eşlik etti:
Fetih, masanın üzerindeki sararmış defterin yapraklarını incitmekten korkar gibi yavaşça çevirdi. Annesinin o zarif el yazısıyla yazdığı sayfaya bakıp derin bir nefes aldı.
"Annem buraya bir başlık atmış," dedi Fetih, parmağını sayfanın en üstünde gezdirerek. "‘Sevgili Sır Kutum’ diye başlıyor…"
Kardeşine kısa bir bakış atıp okumaya devam etti:
"‘Sevgili Sır Kutum, bugün sana anlatacak çok şeyim var. İsmail’i ne kadar süründürdüğümü sana anlatmıştım ama hepsini değil. Çünkü hepsini yazsam herhalde bu sayfalar yetmez. Buluşalım demişti, müsait değilim demiştim. Sonraki her hafta yine sordu. Hiç müsait olmadım. Aslında bazen gerçekten işim vardı, bazen de sırf… ama yine de öyle dedim. İsmail bunu bilmiyordu.’"
"Geçen ay yine sordu: ‘Hafta sonu müsait misin?’
‘Misafir gelecek,’ dedim.
‘Haftaya?’ dedi.
‘Turşu yapacağım,’ dedim.
‘Sonraki hafta?’ dedi.
‘Konserve yapacağım.’
Bir başka gün yine sordu: ‘Bu hafta?’
‘Duvarlar boyanacak,’ dedim.
Arkadaşlarımın nişanı var, kınası var, nikahı var, düğünü var…
Bana göre bunlar gayet geçerli sebeplerdi, İsmail’e göre değildi.
Ama yine de vazgeçmedi. ‘Bu aralar düğün sezonu açılmış gibi görünüyor,’ dedi."
Doruk, abisinin okuduğu her cümlede babasının o sabırlı yüzünü ve annesinin hiç görmediği o gençlik hâlini hayal etmeye çalışıyordu.
"Uzun uzun mesajlar yazıyordu," diye devam etti.
"Ben de tek kelimeyle cevap veriyordum: ‘Tamam’, ‘Olur’, ‘Bakacağız’…
Sonra yine yazıyordu. Bazen telefonu elimde tutup onun yazdıklarını en az iki kere okuyordum ama cevap yazmaya gelince nedense söyleyecek bir şey bulamıyordum."
Fetih birkaç saniye sustu, sonra okumaya devam etti:
"Benim o tek kelimelik cevaplarıma çok kırılmıştı," diye yazmış annem.
"Haklıydı. Ben uzak durdukça o sadece uzaklığı görüyordu. Neden böyle yaptığımı bilmiyordu. Ben de anlatamıyordum.
Bir gün yine kısa bir cevap verdim. Bana şu dizeleri gönderdi:
Hiçbir şey söylemediğin zaman,
Her şeyi söylemen ne tuhaf.
En çok o zaman konuşuyorsun bana.
Hiçbir şey söylemediğin zaman,
Sanki bir şiirin eksik mısrasısın,
Sustuğun yerde ben yıllardır bağırıyorum.
Ve kimse duymuyor…
Sen bile.
O mısraları okuduğumda kalbimin ortasına bir ağırlık oturdu," diye devam etmiş annem.
"Onu ne kadar incittiğimi o zaman anladım. Belki de sorun İsmail değildi," dedi Fetih, sesini biraz daha alçaltarak.
"Belki insan bazen birine yaklaşmaktan, ondan uzak durmaktan daha çok korkuyordu. Bir gün yine buluşmayı teklif etti. Bu kez cevap vermedim. Ertesi gün postacı bir mektup getirdi. İçinden ilk defa fatura değil, bir şiir çıktı. İsmail’dendi."
Doruk masanın üzerindeki o katlanmış kâğıda baktı. Şiiri, bir mektupla göndermiş demek.
"Şiirinde İstanbul’u anlatıyordu," diye yazmış annem.
"Eminönü’nü, Karaköy’ü, Galata’yı, Vefa’yı, Ortaköy’ü, Kanlıca’yı, Sarıyer’i…
Her kıtada başka bir semt vardı. Ve her semtte bana bir şey ikram ediyordu: simit, turşu suyu, baklava, kestane, boza, kumpir, yoğurt…
Ve sonunda Moda. Şiirin son kıtasını okuyunca durdum."
Fetih başını kaldırıp kardeşinin gözlerine baktı ve şiirin o yarım kalan dizelerini fısıldadı:
"Kuyrukta beklesek de Ali Usta’da değer,
Üç top dondurma ikramım olsun sana; eğer…"
Sayfayı hafifçe çevirip sonraki sayfaya geçti:
"‘Eğer’ ne? Bütün kıtalar dört satırdı, bu iki satırda bitiyordu. İsmail’e sordum: ‘Şiirin sonu eksik.’
Cevabı kısa oldu: ‘Sonunu buluşunca söyleyeceğim.’
‘Ne zaman?’ dedim.
‘Sen karar ver,’ dedi. Günlerce o iki satırı düşündüm. Sonra İstanbul’da buluşmayı kabul ettim."
Fetih defteri masanın üzerine bıraktı. Karavanda sadece rüzgârın pencerelere vuran hafif tıkırtısı ve demlikte çayın son buğuları kalmıştı. Bardaklara bir çay daha koydu.
Doruk öne doğru eğilerek abisinin gözlerine baktı:
"Eee? Gitmişler mi abi? Ne olmuş sonra?"
Fetih başını kaldırıp kardeşine gülümsedi. Sesi artık çok daha sakin ve dingin çıkıyordu:
"Onu bir sonraki sayfada öğreneceğiz…"
Defterin sayfasını yavaşça çevirdi. Üzerindeki mürekkep çizikleri, annelerinin o günkü heyecanını hâlâ taşır gibi canlıydı. Fetih boğazını temizleyip okumaya devam etti:
"‘Pazar… Sabah Eminönü’nde buluştuk.’"
Fetih bir an durup kardeşine baktı, sonra satırların ritmine teslim olarak okumayı sürdürdü:
"İsmail şiirde ne yazdıysa yaptık. Martıların çığlıklarıyla başladık. Gün boyunca şiirin içinden yürüdüm sanki…
Ben bütün gün boyunca tek bir şeyi bekledim: şiirin sonunu."
Doruk, çay bardağını masaya bırakıp abisinin sesine odaklandı. Annelerinin yıllar önce tuttuğu o notlar, sanki karavanın içinde canlı bir sahne gibi beliriyordu.
"Akşam Moda’ya vardığımızda Ali Usta’nın önünde kuyruğa girdik," diye devam etti Fetih.
"İsmail üç top dondurma aldı. Sahile doğru yürüdüğümüzde, az ileride bir sokak müzisyeninin gitarından ılık akşam rüzgârına yumuşacık bir melodi yayılıyordu.
‘Sen beni ömrünce unutamazsın‘ şarkısını, sanki o an sadece ikimiz için söylüyordu."
İsmail dondurmasını bitirip bana baktı. Müzik arkamızda usul usul akarken, "Şimdi şiirin son iki satırını söyleyebilirim," dedi.
Gülümsedim. "Dinliyorum," dedim. Bir an sustu. Sonra söyledi:
Fetih sesini biraz daha alçaltarak, o iki dizeyi okudu:
"Arkada ince ince çalan o şarkıya dalarsan…
İstanbul ikram ettim sana; ömre ömür katarsan."
Defterdeki satırlar, o anın ağırlığını aynen koruyordu:
"Bir süre hiçbir şey söylemedim. İsmail de söylemedi.
Sonra, ‘Şiir tamamlandı,’ dedi.
‘Evet,’ dedim. Elini cebine attı, küçük bir kutu çıkardı. Kutuyu açtı, içinde bir yüzük vardı.
Yine ne diyeceğimi bilmiyordum. İsmail bana baktı.
‘İstanbul’u sana ikram ettim,’ dedi. Bir an durdu.
‘Şimdi kalan ömrümü de sana ikram etmek istiyorum. Benimle evlenir misin?’"
Fetih başını kaldırıp Doruk’un dolan gözlerine baktı, sonra sayfanın son paragrafına geçti:
"‘O güne kadar İsmail’in bütün sorularına bir cevabım vardı, buna yoktu. Gözlerim doldu. Sonra başımı salladım: "Evet." İsmail yüzüğü parmağıma takarken elleri titriyordu, benim de…’"
Fetih sayfanın en altında, daha küçük ve özenli bir el yazısıyla düşülmüş notu fark etti. Parmağıyla takip ederek son cümleyi okudu:
"İsmail’in şiirinde neden ‘eğer’ diye kaldığını şimdi anlıyorum.
Çünkü son iki dizeyi tek başına yazmak istememiş; o sonu benimle tamamlamak istemiş.
Ve galiba hayatımda ilk defa, bir şeyi ertelemediğim için pişman olmadım."
Fetih sustu. Defter açık kaldı. Dışarıda rüzgâr dinmişti. Sonra Fetih çayını eline aldı. Çoktan soğumuştu.









