ÇOK KISA ZAMAN ÖNCE, ÇOK YAKIN BİR GALAKSİDE…
Önce karanlık vardı. Gecenin karanlığı değildi bu; yukarısı, aşağısı, uzaklığı, yakınlığı olmayan bir karanlıktı.
İsmail gözlerini açtı. Bulanık bir ışık gördü, ardından sıcaklık, basınç ve hareket… Her yere sıkışmıştı.
Kıpırdamaya çalıştı. Bir şeye çarptı, geri çekildi, başka bir şeye daha çarptı:
"Ne oluyor lan?"
Sesi kendisine bile yabancı geldi. Etrafından sesler yükseldi:
"Çekilsene!"
"Ben de sıkıştım!"
"Üzerime çıkma!"
"Nereye gideyim, arkamda da birileri var!"
İsmail çevresine baktı. Milyonlarca küçük beden birbirine sürtünüyor, itiliyor, sıkışıyordu:
"Ben neredeyim?"
Kimse cevap vermedi. Biraz ileriden biri bağırdı:
"Ben de onu soruyorum!"
Ağlamaklı bir ses duyuldu:
"Ben eve gitmek istiyorum."
İsmail o yöne döndü:
"Evin nerede?"
"Bilmiyorum."
Araya başka biri girdi:
"Ben de bilmiyorum."
Tam o sırada bütün ortam titredi. Ses önce uzaktan geldi, sonra her yerden… Duvarlardan mı, yukarıdan mı, aşağıdan mı yoksa doğrudan kafalarının içinden mi geldiği anlaşılmıyordu. Mekanik ama neşeliydi, fazlasıyla neşeli:
"Sayın yarışmacılarımız, hoş geldiniz! Büyük mücadele başlamak üzere. Hepiniz yeteneklerinizi göstermek ve sınırlarınızı zorlamak için buradasınız. Bu yarış sadece hız ve beceriyle kazanılmaz. Strateji, dikkat ve doğru hamleler de en az bunlar kadar önemlidir. Az sonra görevleriniz açıklanacaktır. Sizler bu arenanın kahramanlarısınız! Her hamleniz finale giden yolda sizi bir adım daha ileri taşıyacaktır. Başarılar dileriz!"
Ses kesildi. Ardından fısıltılar yükseldi:
İsmail’in zihninde bir kelime belirdi: "Yarışmacı mı? Ne yarışı?"
"Yarışın ödülü ne?"
"Final dedi. Ses nereden geldi?"
"Genel Komutanlık olabilir."
Bu son cümleyi Mahmut abi söylemişti. İsmail ona döndü:
"Genel Komutanlık ne?"
"Bizim üstümüzde olanlar."
"Kim?"
"Onu bilmiyoruz."
"Ne istiyorlar?"
Mahmut abi başını kaldırdı:
"Bizden bir şey istiyorlar."
"Ne?"
Mahmut cevap vermedi. Şehmuz araya girdi:
"Savaş mı?"
Mahmut ona baktı:
"Ne savaşı?"
"Az önce mücadele dedi."
"Yarış dedi."
"Fark etmez. Yarış dediğin de savaştır."
Şehmuz’un yüzünde bir gülümseme belirdi. "Tamamdır, o zaman savaşa hazırlanıyoruz."
Kürşat itiraz etti:
"Daha kiminle savaşacağımızı bile bilmiyoruz."
Şehmuz kalabalığı gösterdi. "Rakiplerimiz onlar."
Kürşat çevresine baktı. Milyonlarca küçük beden aynı anda hareket ediyordu. Kürşat’ın yüzündeki ifade değişti:
"Bu biraz kalabalık bir savaş olacak."
Yakup sessizce dinliyordu, sonunda konuştu:
"Anons bize yarışın nasıl kazanılacağını söylemedi."
"Ne söyledi ya?"
"Hızdan bahsetti. Stratejiden, dikkatten, doğru hamlelerden… ama nereye gideceğimizi söylemedi."
Sessizlik oldu. İsmail, Yakup’a baktı. Kürşat, Şehmuz’a. Bir anda kalabalığın içinde bir hareket başladı. Tek bir kelime yakılandı:
"Nereye?"
Mahmut’un sesi kalabalığın içinden duyuldu:
"Kışla burası."
…

Kışlada sabah yoktu, akşam da… Duvarlar hafifçe titreşiyor, uzaklardan derin bir uğultu geliyordu.
İlk günlerde kapıların açılacağını, ne yapacaklarının anlatılacağını düşündüler.
İdris Amca kalabalığın içinde ilerlemeye çalışan Şehmuz’u durdurdu:
"Hücum marşı çalacak! Sakin ol biraz."
"Ne zaman çalacak?"
"Daha zamanı gelmedi. Çalınca duyarsın."
"Nereye gideceğiz?"
"Bilmiyorum."
İdris Amca düşünceli görünüyordu.
"Bizim zamanımızda da böyleydi."
Şehmuz şaşırdı.
"Daha önce hücum marşı çaldı mı?"
İdris Amca bir süre sustu.
"Çaldı."
"Sen de yarıştın mı?"
İdris Amca kalabalığa baktı.
"Hayır."
"Ne oldu sonra?"
"Bekledim."
"Ne kadar?"
"Uzun."
Uzakta Kürşat’ın sesi yükseldi:
"Ben burada çürüyüp gitmeyeceğim!"
Yakup yanından geçerken sakin bir sesle yanıtladı:
"Beklemek de bir iştir."
Kürşat ona döndü:
"Ben beklemeyi sevmem."
Yakup yüzmeye devam etti. Bir süre sonra İsmail onun yanına geldi.
"Acaba dışarısı nasıl?"
Yakup başını çevirdi.
"Kimse görmedi."
İdris Amca’nın yanına oturdu.
"Bu sinyal ne zaman gelecek?"
"Gelmesi gerektiğinde."
"Kim karar veriyor?"
"Yukarıdakiler."
"Yukarıdakiler kim?"
"Sen çok soru soruyorsun."
İdris’in bakışları kalabalığın üzerinde gezindi.
"Bizden önce burada olanlar vardı."
İsmail ona döndü.
"Ne oldu onlara?"
İdris Amca bir süre sustu.
"Hücum ettiler."
…
Kışlada beklemek, hareket etmekten daha yorucuydu. Hareket ederken birbirlerine çarpıyor, dönüyor, aynı yerlere geri geliyorlardı. Beklerken ise sorular çoğalıyor, sorular dedikoduya dönüşüyordu.
Celal kuyruğunu kıpırdatmaya çalıştı:
"Uyuştu."
Şehmuz kuyruğunu hareket ettirdi:
"Ben antrenman yapıyorum."
"Ne antrenmanı?"
"Yüzme."
Kürşat yanlarından geçerken atıldı:
"Ben antrenman yapmak istemiyorum, çıkmak istiyorum."
"Nasıl?"
"Onu bulmaya çalışıyorum."
İdris Amca ağır ağır yaklaştı:
"Bizim zamanımızda kışla bu kadar kalabalık değildi."
Cemil güldü:
"Yine başladı…"
Kimse dışarıyı görmemişti. Ama herkes dışarı hakkında bir şey söylüyordu.
Aras kalabalığın içinden seslendi:
"Kapı falan yok!"
Birileri ona döndü:
"Sen nereden biliyorsun?"
Aras sesini alçalttı:
"Çünkü bizi götürecekler."
"Kim?"
Aras etrafına baktı:
"Yukarıdakiler."
Mahmut yaklaştı:
"Aras’ın anlattıklarının yarısına inanmayın."
İdris Amca başını salladı:
"Yarısından fazlasına! Dışarı hakkında duyduğunuz her şey söylenti. Kimse geri dönmedi."
İsmail bunu dinliyordu. Aybars yanına geldi:
"Herkes başka bir şey söylüyor."
"Belki herkes yanılıyordur."
"Hiç kimse gerçeği bilmiyor."
Tam o sırada Efe’nin sesi duyuldu:
"Büyük gün geldiğinde herkes hazır olsun!"
Baran güldü:
"Ne zaman gelecek o büyük gün?"
Kışlanın uzaklarında hafif bir titreşim başladı. Duvarlar titredi, sıcaklık değişti, derin bir uğultu yükseldi… Konuşmalar kesildi; milyonlarca beden hareketsiz kaldı.
Şehmuz fısıldadı:
"Bu o mu?"
Mahmut elini kaldırdı:
"Bekleyin."
Uğultu büyüdü. Bazıları öne atıldı, bazıları geri çekildi. Celal bağırdı:
"Başlıyor!"
Kürşat:
"Sonunda!"
Aras:
"Demek gerçekten geliyor…"
Uğultu birkaç saniye daha sürdü. Sonra kesildi.
Şehmuz başını kaldırdı:
"Bu muydu?"
Mahmut başını salladı:
"Hayır."
"Nasıl biliyorsun?"
"Çünkü hücum marşı böyle olmaz."
İsmail ona baktı:
"Nasıl olur?"
Mahmut önüne döndü:
"Bir gün duyarsın."
…
Genel Komutanlık Karargâhı
Kışladan çok uzakta, kimsenin göremeyeceği kadar yukarıda başka bir dünya vardı.
Geniş ve sıcak bir salonda dairesel bir masa duruyordu. Üzerindeki holografik ekranlarda milyonlarca nokta hareket ediyor, üretim ve enerji grafikleri değişiyordu. En büyük ekranda kırmızı bir bölge yanıp sönüyordu.
Masanın başında Başkomutan GnRH oturuyordu.
"Evet beyler, toplantıyı başlatıyorum."
İlk hologram açıldı. Üretim Komutanı FSH’nin yüzü belirdi.
"Son yirmi dört saatte yüz seksen milyon yeni personel üretim hattına katıldı."
Operasyon Komutanı LH’nin ekranında bir kahve fincanı belirdi.
"Yüz seksen milyon mu?"
"Üretim devam ediyor."
Moral ve Motivasyon Komutanı Testosteron’un ekranı parladı.
"İşte bu!"
GnRH gözlerini kapattı:
"Devam et."
"Üretim kapasitesi stabil. Enerji rezervleri yeterli. Kışla beklenen kapasitenin üzerine çıktı."
LH kahvesini bıraktı:
"Operasyon başlayınca ihtiyaç olacak."
Testosteron hemen atıldı:
"Daha fazla üretelim!"
"Zaten üretiyoruz."
"Yetmiyor."
"Yetiyor."
GnRH elini kaldırdı. İkisi sustu. LH devam etti:
"Bu yoğunluk operasyonu zorlaştırabilir."
Testosteron itiraz etti:
"Azlık da başarısızlık yaratır."
GnRH ana haritayı büyüttü: Dar geçitler, engeller, kimyasal bölgeler, değişken akışlar… Ve uzakta hedef.
"Sayımız yeterli olabilir ama bölge hazır değil."
Testosteron öne eğildi:
"Ne zamandan beri bekliyoruz?"
"Yeterince uzun."
"Öyleyse başlayalım!"
GnRH haritaya baktı:
Zamanlama yanlış olursa kayıp yüksek olur."
FSH başını salladı:
"Fakat sayımız yeterli."
GnRH:
"Bekleyecekler."
FSH:
"Bekledikçe sayı artıyor."
GnRH:
"Farkındayım."
Testosteron öne çıktı:
"Motivasyon düşebilir."
Testosteron göğsünü kabarttı:
"Onu ben hallederim."
LH gülümsedi:
"Nasıl?"
Testosteron hiç düşünmeden yanıtladı:
"Haydi koçlarım! Haydi yiğitlerim! Bugün zafer bizimdir!"
LH kahvesini neredeyse döküyordu. FSH panikle ayağa kalktı. GnRH birkaç saniye ona bakıp sus işareti yaptı:
"Hayır. Erken hareketlenmeye neden oluyor."
Testosteron düşündü:
"Doğru." Bir an sonra ekledi: "Ama güzel slogan."
GnRH cevap vermedi. Tam o sırada FSH’nin ekranı kırmızıya döndü:
"Başkomutanım!"
GnRH döndü:
"Ne oldu?"
"İstihbarat bağlantısı gecikiyor. Son veri paketi ulaşmadı."
LH’nin yüzü değişti:
"Yine mi?"
"Yine."
Testosteron öne çıktı:
"Sabotaj!"
LH ona baktı:
"Emin misin?"
"Hayır."
"O zaman?"
Testosteron omuzlarını kaldırdı:
"Kulağa daha ciddi geliyor."
GnRH:
"Yeter."
Salon sessizleşti:
"Son rapor gelmeden operasyon emri verilmeyecek."
Testosteron itiraz edecek gibi oldu. GnRH ona bakınca sustu:
"FSH, kışladaki yoğunluğu yönetin."
"Emredersiniz."
"LH, yakıt ve enerji dengesini koru."
"Anlaşıldı."
"Testosteron, aşırı motivasyon istemiyorum."
Gülümsemesi kayboldu:
"Anlaşıldı."
GnRH yeniden haritaya döndü. Kırmızı bölge hâlâ yanıp sönüyordu:
"Yanlış zamanlama istemiyorum."
Tam o sırada ekran yeniden yanıp söndü:
Yeni rapor geliyor!
GnRH doğruldu:
"Sonunda."
GnRH başını kaldırdı, sonra ekrana baktı. Rapor açıldı. Gülümsedi:
"Kesin mi?"
FSH:
"Üç ayrı kaynaktan doğrulandı."
"Üretim ne durumda?"
"Son parti hazır."
"Kışla?"
"Tam kapasite."
LH kahvesini bıraktı:
"Koşullar uygun."
Testosteron öne çıktı:
"Sabırsızlık artıyor."
Başkomutan GnRH haritaya baktı:
Kısa bir sessizlik oldu. "Hazır olun… Operasyon başlıyor! Yeni üretim durdurulsun."
"Emredersiniz."
"LH, yakıt akışı maksimum!"
"Anlaşıldı."
"Testosteron, enerjiyi yükselt."
Testosteron gülümsedi:
"Memnuniyetle."
GnRH masanın ortasındaki kırmızı düğmeye bastı; bütün ekranlarda tek bir kelime belirdi:
OPERASYON BAŞLASIN.
GnRH:
"Emir veriyorum. Hücum Marşı çalınsın!"
…
O sırada kışlada İsmail, Yakup’u dinliyordu; Celal yine kuyruğundan şikâyet ediyor, Şehmuz birilerine bir şeyler anlatıyordu.
Hafif bir titreşim… Sonra herkes nefesini tuttu. Duvarlar titredi.
Yakup başını kaldırdı:
"Bu ne?"
Sonra ikinci titreşim geldi. Daha derin, daha sert… Duvarlar sarsıldı, zemin çatırdadı. Bazıları yere kapaklandı. Milyonlarca beden aynı anda durdu. Uzaklardan kükreme yükseldi.
İdris Amca fısıldadı:
"Bu o."
Mahmut Abi bağırdı:
"Bu, o! Hücum Marşı!"
Karanlığın içinden bir ses duyuldu:
"Dikkat!" Kalabalık sustu. "Genel Komutanlık’tan tüm birimlere… Operasyon başlıyor!"
Uğultu büyüdü.
"Hücum için hazırlanın!"
Kışla bir anda karıştı:
"Başlıyor!"
"Şimdi mi?"
"Gerçek mi?"
"Çıkış nerede?"
Mahmut Abi kalabalığın üzerinde kalan bir çıkıntıya çıkıp gürledi:
"Sessiz olun!" Kalabalık yavaş yavaş sustu. Mahmut etrafına baktı: "Emri aldınız." Bir an durdu. "Bekleyiş bitti. Önünüzde kolay bir yol olmayacak." Sesi sertleşti: "Belki dar geçitler, belki akıntılar, belki engeller…" Kısa bir sessizlik oldu. "Herkes sonuna kadar gidemeyecek."
Kalabalığın üzerinde hafif bir uğultu yayıldı. Mahmut devam etti:
"Ben de korkuyorum. Ama korkmak durmak değildir. Tarih yazma vakti." Kolunu ileri uzattı: "Gazamız mübarek olsun… Önünüze ne çıkarsa çıksın, ilerleyin!"
Kışlada titreşim başladı. Mahmut:
"Kuyruklar hazır!" Hareket arttı. "Sentriyoller hizalansın!" Daha güçlü bir uğultu yükseldi. "Dinein motorları çalışsın!"
Şehmuz bağırdı:
"HAZIRIZ!"
Mahmut kolunu ileri uzattı:
"İLERİ!"
Tek bir ses yükseldi:
"ÇIKIN!"
Milyonlarca beden aynı anda hareketlendi. Dar geçitler açılıyor, duvarlar geriye çekiliyor, kalabalık tek bir akışa dönüşüyordu. İsmail de hareket etti. Uzakta küçük bir açıklık belirdi, giderek büyüdü. Karanlığın içinde bir çıkış vardı. İsmail ona doğru sürüklendi.
…
Genel Komutanlık Karargâhı’nda ekranlar yeniden aydınlandı. FSH ayağa kalktı:
"Akış başladı!"
LH:
"Enerji seviyeleri yükseliyor!"
Testosteron’un sesi duyuldu:
"İşte bu!"
GnRH ekrana baktı. Milyonlarca nokta hareket hâlindeydi. Alçak sesle:
"Tanrı yardımcıları olsun."
Ekrandaki noktalar hızla ilerlemeye devam etti.
…
"Hücum! İleri!"
Mahmut Abi’nin sesi yankılanırken zemin titremeye başladı. Bir kez, sonra daha güçlü…
İsmail dengede kalmaya çalıştı:
"Bu normal mi?"
Yakup başını salladı:
"Hayır."
Üçüncü sarsıntıda kışlanın tamamı hareketlendi. Duvarlar titredi, akış değişti. Milyonlarca beden istemsizce ileri sürüklendi; bir çığ gibi büyüyerek, bir sel gibi taşarak, önüne çıkan her şeyi yok sayarak.
Şehmuz’un yüzü aydınlandı:
"İşte bu!"
Celal ona çarptı:
"Çekil önümden!"
"Sen çekil!"
"Nereye gidiyorsun?"
Celal duraksadı:
"Bilmiyorum!"
Şehmuz kahkaha attı:
"Önemli değil!"
Derin bir uğultu yükseldi. İsmail’in kuyruğu istemsizce hareket etti; çılgınca dönüyor, tam güçte ileri fırlıyordu.
"Ben bunu yapmıyorum."
Reşat yanına hızla geldi:
"Ben de."
İsmail kuyruğuna baktı:
"Öyleyse kim hareket ettiriyor?"
Reşat cevap vermedi.
Bir sarsıntı daha oldu. Bu kez kışla onları bıraktı:
"İLERİ!"
"Yol verin!"
"Pozisyonunuzu koruyun!"
"Dayanın!"
Sesler uğultunun içinde kayboldu. Dar koridorlar bir anda akıntıya dönüştü. İsmail bir yana, sonra öte yana savruldu. Bir bedene çarptı:
"Affedersin!"
Cevap gelmeden diğeri gözden kayboldu.
Kışla geride kaldı, duvarlar yok oldu. Sıkışıklık yerini geniş bir boşluğa bıraktı. İsmail yüzmüyordu artık, sürükleniyordu: Yukarı, ileri, yana…
Akışın yönünü kim belirliyor?
Cevap gelmedi.
"Mahmut Abi!"
"Buradayım!"
"Çıktık mı?"
Mahmut çevresine baktı:
"Sanırım."
İsmail yeni ortamı hissetti. Daha genişti, daha akışkandı ama daha yabancıydı.
Uzaktan Celal’in sesi geldi:
"Birileri bunun normal olduğunu söylesin!"
İdris Amca cevap verdi:
"Normal."
Celal rahatladı. İdris ekledi:
"Fakat kolay değil."
Celal’in yüzü düştü. Mahmut çevresine baktı:
"Bu daha başlangıç."
Uzakta yeni bir geçit belirdi. Akıntı güçlendi.
Şehmuz bağırdı:
"İLERİ!"
Mahmut:
"Dayanın!"
Yakup:
"Yönünüzü koruyun!"
Celal:
"Ben yönümü çoktan kaybettim!"
Kürşat:
"Kimse bana emir veremez!"
Şehmuz:
"İLERİ!"
İsmail akıntıya kapıldı. Bir an, nereden geldiğini anlayamadığı bir ses duydu:
"Devam et."
İsmail devam etti.
Arkalarında kışla kalmıştı. Önlerinde ise karanlık vardı…
…
İlk başta İsmail bunun yalnızca başka bir akıntı olduğunu sandı. Sonra yandı… Önce kuyruğunun ucunda hafif bir sızı belirdi, sonra bütün bedenine yayıldı.
"Burada bir şey var."
Yakup yaklaştı:
"Ben de hissediyorum."
"Ah!"
Şehmuz ona döndü:
"Ne oldu?"
"Bir şey…"
İkinci dalga geldi. Şehmuz da irkildi:
"Sen de hissediyor musun?"
Arkadan Celal’in sesi yükseldi:
"Yanıyorum!"
Kalabalık karıştı:
"Ne bu?"
"Kaçın buradan!"
"Yol nerede?"
"Bu taraftan!"
"Hayır, diğer taraf!"
İsmail etrafına baktı. Sıvı berraktı, görünürde hiçbir şey yoktu. Ama herkes düşüyor, yanıyor, eriyordu.
Önündeki bir beden yavaşladı. Kuyruğu düzensizleşti, sonra durdu.
"Efe, dayan!"
Cevap gelmedi. Akıntı onu sürüklerken eriyordu.
"O arkadaşımızdı, bırakamayız!"
Mahmut’un sesi geldi:
"İsmail… Devam et."
İsmail birkaç saniye kıpırdamadı, sonra akıntıya katıldı. Bir başka beden yanlarından geçti, yavaşladı ve eridi.
Kürşat bağırdı:
"Bu ne biçim yol?"
Kimse cevap vermedi.
"Bu adil değil!"
Baran karşılık verdi:
"Devam et!"
"Ya edemezsem?"
Baran sustu. Kuyruğu artık eskisi kadar hızlı değildi.
Aras’ın sesi duyuldu:
"Artık bunun bir yarış olduğunu düşünüyor musunuz?"
Kimse cevap vermedi.
"Bu bir eleme."
Kelime karanlıkta asılı kaldı.
İsmail çevresine baktı. Birbirlerine çarpan bedenlerin yerinde artık boşluklar vardı.
Sadık’ın sesi geldi:
"Mahmut Abi?"
"Efendim?"
"Şurada biri var."
Sadık, yavaşlayan bir bedenin yanında duruyordu:
Kürşat’ın sesi yeniden yükseldi:
"İleri!"
Şehmuz susmuştu, Celal’in şikâyetleri kesilmişti. Sadık hâlâ çevresindekilere yardım etmeye çalışıyordu.
"Bir şey yapabilir miyiz?"
Mahmut başını eğdi:
"Hayır."
"Ben yanında kalacağım."
"Kalma."
"Neden?"
Mahmut cevap vermedi. Sadık birkaç saniye daha bekledi, sonra akıntıya katıldı. Arkasında bıraktığı beden kısa süre sonra görünmez oldu.
Reşat ileriyi gösterdi:
"Bakın."
Herkes ona döndü.
"Akıntı değişiyor."
Önlerinde daha sakin bir bölge vardı. Mahmut baktı:
"Oraya gitmeliyiz."
Reşat başını salladı:
"Ama doğrudan gidemeyiz."
"Neden?"
"Akıntı bizi başka yöne taşıyor."
Yakup sakin bir sesle konuştu:
"O zaman ona karşı koymayacağız, onu kullanacağız."
Mahmut kalanlara baktı:
"Kimse kahramanlık yapmasın."
Şehmuz kıpırdandı. Mahmut ona döndü:
"Şehmuz… Hayatta kalmaya çalış."
Kimse cevap vermedi. Kalanlar yön değiştirdi; akıntının gücünü kullanarak ilerlemeye başladılar.
İsmail geriye baktı. Bir zamanlar her yer bedenlerle doluydu. Şimdi aralarında büyük boşluklar vardı. Efe’nin o gün söylediği cümle aklına geldi:
Büyük gün geldi.
İsmail ileri baktı. Akıntı onları sürüklemeye devam ediyordu…
…
Asit Gölü geride kalmıştı. İsmail önündeki saydam kütleye doğru ilerledi, çarptı. Geri çekilip tekrar denedi, yine çarptı.
"Bu ne?"
"Bilmiyorum, yapışkan gibi."
Kuyruğunu hareket ettirdi; neredeyse hiç ilerleyemiyordu:
"Galiba yapıştım."
Celal’in sesi geldi:
"Sen yine iyisin!"
İsmail döndü. Celal’in kuyruğu mukusun içinde dönüp kalmıştı:
"Ben tamamen sıkıştım!" Biraz daha çırpındı. "Sanırım daha kötü oldu."
İsmail gülmek istedi ama çevresine bakınca vazgeçti; herkes aynı durumdaydı.
Yakup çevreyi inceledi:
"Durun." Kuyruğunu hafifçe hareket ettirdi, mukus dalgalandı. "Her yer aynı değil."
Bir bölüm neredeyse hareketsizdi; başka bir yerde hafif bir akış vardı. Şehmuz hemen öne atıldı:
"Oradan gidelim!" Hemen durdu. "Ha?"
Celal kahkaha attı:
"Yakaladı seni!"
"Komik değil!"
Mahmut’un sesi geldi:
"Güç harcamayın, akıntıyı bulun."
Reşat biraz ileride bağırdı:
"Burada!"
İsmail yanına gitti:
"Ne buldun?"
"Geçit."
Mukusun içinde daha seyrek bir bölüm uzanıyordu. İçeri girdiler, hareket bir anda kolaylaştı.
Şehmuz öne geçti:
"İşte bu!"
Celal arkasından seslendi:
"Yavaş!"
"Niye?"
"Birazdan yine yapışırsın."
Şehmuz dönüp baktı:
"Senin kadar beceriksiz değilim." Bir saniye sonra mukusa çarptı.
Celal kahkahayı bastı:
"Dedim sana!"
"Mahmut Abi!"
"Kendin çık."
"Yardım etsene!"
"Az önce beceriksiz değildin."
Şehmuz sonunda kurtuldu. Bir süre daha ilerlediler, sonra yol yeniden daraldı.
Reşat durdu:
"Çıkmaz sokak."
Yakup sağa baktı:
"Sağ tarafta bir hareket var."
Reşat baktı:
"Akıntı."
Birlikte sağa yöneldiler. Bu kez mukus onları yavaşça taşıdı. İsmail şaşkınlıkla baktı:
"Çalışıyor."
Yakup başını salladı:
"Doğru yeri bulduk."
Tam o sırada İsmail yönünü kaybetti. Kuyruğu bir çıkıntıya çarptı, ters döndü ve başka bir kanala girdi. Hareket bir anda kolaylaştı.
İsmail durdu:
"Burada daha rahat."
Cemil uzaktan seslendi:
"İsmail! Bunu nasıl yaptın?"
"Bilmiyorum."
"Hiçbir şey yapmadan bizden hızlı gidiyorsun."
İsmail gülümsedi:
"Belki yetenekliyimdir."
"Tabii…"
Arkalarından birkaç kişi İsmail’in girdiği kanala yöneldi. Mahmut bunu fark etti:
"Oradan gidin!"
Kalabalığın bir kısmı yön değiştirdi.
Bir süre sonra mukus seyrekleşti. İleride daha geniş bir boşluk görünüyordu.
Yakup:
"Çıkış olabilir."
Celal:
"Gerçekten mi?"
"Sanırım."
Şehmuz öne atıldı:
"Devam!"
Mahmut onu durdurdu:
"Bekle."
"Niye?"
"Reşat baksın."
Reşat ilerledi. Bir süre çevreyi inceledi, sonra geri döndü:
"Geçit açık."
"Tehlike?"
Reşat kısa bir süre sustu:
"Artık neyin tehlike olduğunu bilmiyorum."
Mahmut başını salladı:
"İyi cevap."
İlk Mahmut geçti. Ardından Yakup, Reşat, Sadık, Şehmuz, Celal ve İsmail… Son beden de geçitten çıktığında İsmail durdu. Önünde geniş, karanlık bir boşluk vardı.
İsmail geriye baktı; milyonlarcası orada kalmıştı. Bir süre kimse konuşmadı. Sonra İsmail sordu:
"Bitti mi?"
Yakup karanlığa baktı:
"Hayır."
…
Mukus labirenti bir anda geride kaldı. İsmail bir süre daha ilerledi, sonra etrafına baktı.
Önünde geniş bir boşluk vardı. Sağında ve solunda devasa yüzeyler uzanıyordu:
"Vay be…"
"Nereye geldik?"
"Başka bir yere."
Celal araya girdi:
"Bu cevap hiç yardımcı olmadı."
Şehmuz güldü, İsmail de gülümsedi. Mahmut öne baktı:
"Devam ediyoruz."
Hiçbiri itiraz etmedi. İsmail son kez geriye baktı; sonra önündeki karanlığa dönüp ilerledi…
Mahmut ileride durdu:
"Dağılmayın."
Şehmuz etrafına baktı:
"Burada kayboluruz."
Celal:
"Zaten nerede olduğumuzu bilmiyoruz."
Reşat çevreyi inceledi:
"Akıntılar çok zayıf."
"Bu iyi değil mi?" diye sordu İsmail.
"Yön bulmayı zorlaştırıyor."
Bir süre sonra yol ikiye ayrıldı. Sağda bir geçit, solda başka bir geçit… Herkes durdu.
Celal:
"Hangisi?"
Reşat iki tarafı da inceledi:
"Sağda hafif bir hareket var."
"Solda?"
"Orada da."
"Hangisi güçlü?"
"Sağ."
Aybars hemen atıldı:
"O zaman sağ!"
Baran itiraz etti:
"Güçlü olması doğru olduğu anlamına gelmez."
Kürşat güldü:
"İki yol var diye hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz?"
İdris Amca ağır ağır yaklaştı:
"Eskilerden bir hikâye duymuştum. Bir hedefe ulaştırdığı söylenirdi, diğerinin de…"
"Diğerinin ne?"
"Onu kimse bilmiyordu."
Kürşat başını salladı:
"Çok yardımcı oldun."
"Ne demek, hizmette sınır yok."
Mahmut iki geçide baktı:
"Sağ."
Reşat başını salladı:
"Ben de sağ diyorum."
Yakup:
"Öyleyse sağ."
Grup sağdaki geçide yöneldi. İsmail birkaç saniye geride kaldı. Tam peşlerinden gidecekken arkasında hafif bir hareket hissetti. Durdu, döndü; hiçbir şey yoktu.
Tekrar baktığında grup çoktan geçide girmişti.
"Bekleyin!"
Sesi ulaşmadı. İsmail hızlandı, bir yüzeye çarptı, yönü değişti. Bir kez daha döndü ve durdu.
Sağ… Sol… İkisi de aynı görünüyordu.
"Tamam."
Bir yön seçti ve ilerledi. Geçit daraldı, akıntı güçlendi. İsmail kendini bıraktı ve bir anda hızlandı. Gülümsedi:
"Galiba doğru yolu buldum."
Akıntı onu karanlığın içine çekti.
Mahmut bir süre sonra arkasına baktı:
"İsmail nerede?"
Şehmuz döndü:
"Buradaydı."
Kimse cevap vermedi. Mahmut birkaç saniye bekledi, sonra:
"Devam."
Grup ilerledi. İki geçit karanlığın içinde birbirinden ayrılıyordu…
…
Tam o sırada uzaktan bir ses geldi:
Vınnnn…
Sonra bir daha:
Vınnnn…
Yakup durdu:
"Bir şey geliyor."
Karanlıkta küçük parıltılar belirdi. Yaklaştıkça iri, biçimsiz gölgeler gördüler. Dev uzantıları açılıp kapanıyor, çevrelerini tarıyordu.
Celal’in sesi titredi:
"Bu da ne?"
Mahmut elini kaldırdı:
"Sakin."
…
Gölgeler birbirine fısıldıyordu…
"Devriye Sito?"
"Efendim?"
"Bir hareketlilik var."
Polis Memuru Sito sinyalleri inceledi:
"Birden fazla yabancı yapı."
Yanındaki Özel Harekat Fago yaklaştı:
"Ne kadar?"
"Çok."
Başkomser Lizozom iletişim kanalını açtı:
"Tüm birimlere: Yabancılar tespit edildi. Bölge taraması başlatılsın."
Komando Fago’nun sesi neşelendi:
"Sonunda hareketli bir gün!"
Anons hoparlörlerden yankılandı
"Yabancılar tespit edilmiştir. Tüm birimler bölgeye ilerlesin!"
…
Şehmuz’un gözleri büyüdü:
"Biz miyiz?"
Yakup bağırdı:
"Dağılın!"
Mahmut aynı anda seslendi:
"Birlikte kalın!"
Celal:
"Hangisini yapacağız?"
Mahmut:
"Kaçın!"
"Onu anladık!"
Grup parçalandı. Bedenler farklı yönlere savruldu. Kimi duvara yaklaştı, kimi daha derine kaçtı.
İsmail ise çok uzaktaydı. Anonsu duyunca durdu:
"Biz olabilir miyiz?"
Vınlama sesleri yaklaşıyordu. Merakı ağır bastı; ana grubun tersine, duvara yakın bir hat izledi. Bir süre sonra yüzeyde tuhaf şekiller fark etti.
İsmail yaklaştı:
"Bu da ne?" Biraz daha baktı. "Tüy gibi…"
Arkasından gelen vınlamaları unutmuştu. Tam o sırada bir ışık belirdi. İsmail başını çevirdi; ışık yaklaşıyordu. Duvarın yüzeyindeki sayısız küçük uzantı düzenli hareketlerle titreşiyordu.
İsmail hayranlıkla baktı:
"Burası ne kadar tüylü…"
Işık daha da yaklaştı.
Vınnnn…
İsmail kendini uzantıların arasına bıraktı. Bir yere takıldı:
"Ah!"
Biraz çırpındı, sonra küçük bir boşluğa yerleşti. Sessizce bekledi.
…
Vınlama sesi yaklaştı. Komando Fago’nun sesi duyuldu:
"Hedef burada!"
Polis Sito:
"Görüyorum."
Fago yaklaştı:
"Yaklaşıyorum."
Bir an sonra Sito bağırdı:
"Bir saniye!"
"Ne oldu?"
"Hedef kayboldu."
"Nerede?"
"Sillerin arasında."
Fago biraz daha yaklaştı:
"Giremiyorum."
Sito tekrar taradı:
"Net görüntü yok."
Başkomser Lizozom:
"Neden?"
"Tüylü duvar."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Vazgeçin."
Fago:
"Efendim?"
"Vakit kaybetmeyin kalabalığa yönelin."
"Anlaşıldı."
Vınlama uzaklaştı. İsmail birkaç saniye daha bekledi, sonra başını çıkardı:
"Gitmişler."
Biraz daha baktı
"Gerçekten korkutucuydular."
Dikkati yeniden sillerin hareketine kaydı. İsmail gülümsedi:
"Bir dakika… burada akıntı var."
Kendini bıraktı.
…
Mahmut grubun kalanlarını topluyordu:
"Kayıpları kontrol edin."
Yakup çevresine baktı:
"Çok dağıldık."
Celal:
"Şehmuz nerede?"
"Buradayım!"
Şehmuz duvardaki kümelerin arasından çıktı:
"Az daha yakalanıyordum."
Mahmut:
"Burada duramayız."
Yakup ileriyi gösterdi:
"Kümeler o bölgede yoğunlaşıyor. Barikat için en uygun nokta burası.
Mahmut bağırdı:
"Dağılın! Açıkta kalmayın!"
Grup yeniden hareketlendi. Uzaklarda vınlama sesleri hâlâ duyuluyordu.
İsmail ise başka bir yönde, sillerin oluşturduğu akıntıya kapılmış gidiyordu. İki grup birbirinden daha da uzaklaştı…
…
Kovalamaca sürüyordu. Vınlama sesleri her yönden geliyordu.
Şehmuz hızlandı:
"Yetişiyorlar!"
Celal arkasını dönüp kendisini takip eden avcıya tekme savurdu; hiçbir işe yaramadı:
"Bir deneyeyim dedim."
Yakup yaklaştıkları barikatı gösterdi:
"Şuraya!"
Reşat duraksadı:
"İçeride ne olduğunu bilmiyoruz."
Yakup arkasına baktı:
"Şu anda dışarıda ne olduğunu biliyoruz!"
Kümelerinin arasına girdiler.
Mahmut dışarı baktı. Açıkta kalanlar kaçmaya devam ediyordu. Binlerce beden uzantıların arasında kayboluyordu:
"Sakın çıkmayın."
Bu kez sesi daha kısıktı.
…
İsmail sillerin arasındaydı. Kovalamaca uzaklaşmıştı. Kuyruğunu durdurdu; yine de ilerledi. Sillerin oluşturduğu küçük akım onu yavaşça ileri taşıyordu. İsmail şaşkınlıkla baktı:
"Ben yüzmüyorum. Onlar beni götürüyor!" Sillerin hareketini izledi; bir yöne, sonra diğerine… "Demek siz yapıyorsunuz." Kendini aralarındaki akıntıya bıraktı; hafifçe ilerledi. "Acaba nereye götürüyorsunuz beni?"
Bir süre sonra yeniden denedi. Kuyruğunu akıntıya karşı çevirdi, zorlandı. Ters yönde kendini bıraktığında ise bir anda hızlandı:
"Ha! Demek böyle…"
Kendini akıntıya bıraktı, sıvı onu ileri taşıdı:
…
Mahmut’un grubu hâlâ barikatların arkasına siper almış bekliyordu. Yakup dışarı baktı:
"Her yanımızı sardılar! Kapana kısıldık!"
Reşat:
"İki çıkış var, ikisi de açık alana çıkıyor."
Mahmut düşündü:
"Öyleyse onları başka yere çekmeliyiz."
Celal hemen atıldı.
Mahmut onu durdurdu:
"Hayır. Daha planı söylemedim."
"Dikkat dağıtma planı diyeceksin."
Şehmuz:
"Başka çaremiz var mı?"
Celal ona baktı:
"Ben giderim."
Şehmuz gülümsedi:
"Tamam git." Şehmut sustu. "Şaka yapıyordum."
"Ben yapmıyordum."
Mahmut kararını verdi:
"Yakup, Reşat… Dar geçitten çıkacaksınız."
Yakup hemen anladı:
"Peşimize düşecekler."
"İki birim yeter."
Reşat:
"Ya hepsi gelirse?"
Mahmut kısa bir sessizlikten sonra:
"O zaman plan değişir."
Reşat gülümsedi:
"Çok güven verici."
Mahmut da gülümsedi:
"Elimizdeki bu."
Yakup ve Reşat barikatın kenarından dışarı baktılar; bir avcı yaklaşıyordu. Yakup fısıldadı:
"Şimdi."
İkisi aynı anda çıktı. Birkaç saniye sonra Polis Memuru Sito’nun sesi yükseldi:
"İki hedef!"
Özel Harekât Fago yön değiştirdi:
"Görüyorum!"
Yakup ve Reşat hızlandı, peşlerine iki avcı takıldı. Tam o sırada Mahmut seslendi:
"Hadi!"
Grubun geri kalanı barikatların arasından fırladı. Şehmuz öne geçti:
"Kaçıyoruz!"
Celal:
"İtişmeyin!"
Mahmut:
"Durmayın!"
…
Polis Memuru Sito yeni sinyalleri gördü:
"Komserim! Kalabalık başka bir grup daha hareketlendi!"
Başkomser Lizozom:
"İki birim diğerlerinin peşinde kalsın. Diğerleri ana gruba!"
Mahmut’un grubu açık alana çıktı. Bir tarafta Yakup ve Reşat, diğer tarafta Mahmut ve diğerleri… Avcılar bölünmüştü.
…
Celal’ın hareketleri yavaşlıyordu:
"Artık hızlanamıyorum!"
"Yavaşlarsan yakalanırsın!"
"Ne güzel söyledin!"
Mahmut gözlerini kısarak baktı; arkadan bir avcı yaklaşıyordu. Bir beden parçalandı.
Mahmut yalnızca "Devam!" diyebildi.
Vınlama sesleri arkada kaldı.
…
Önlerinde dar bir geçit açılıyordu. Mahmut girişte durdu.
"Sırayla geçin."
Yakup geçide baktı:
"Dar… Tüpü gibi."
Şehmuz’un gözleri parladı:
"Demek sonunda geldik."
"Avcıların bölgesinden iyidir," dedi Celal.
Reşat çevreyi dinledi:
"Akıntı var." Biraz daha dikkat etti. "Dışarı doğru."
Mahmut karanlığa baktı:
"Hedef buradaysa bir yol vardır."
Şehmuz çoktan ilerlemeye başlamıştı:
"Ne duruyoruz?"
Diğerleri peşinden girdi.
Başlangıçta her şey yolundaydı. Tüp dardı ama yön belliydi: İleri…
Bir süre sonra Şehmuz yavaşladı:
"Ne kadar uzunmuş."
Celal:
"Ben de onu diyecektim."
Biraz daha ilerlediler. Celal sordu:
"Hedef nerede?" Kimse cevap vermedi. "Gerçekten soruyorum."
Sadık:
"Az kalmıştır."
Celal:
"Neye göre?"
Sadık düşündü:
"İçime öyle doğuyor."
Celal iç geçirdi.
Hareketleri yavaşlamıştı. Bir beden geride kaldı, sonra bir başkası… Kimse duramadı.
İdris Amca güçlükle konuştu:
"Eskiler bir işaretten söz ederdi."
Şehmuz başını çevirdi:
"Ne işareti?"
"Bir hareketlilik…" karanlığa baktı. "Bir ışık."
Önlerinde hiçbir şey yoktu.
Mahmut:
"Biraz daha."
Şehmuz’un hareketleri iyice yavaşladı. Mahmut seslendi:
"Şehmuz." Cevap gelmedi. "Şehmuz!"
Şehmuz başını çevirdi:
"Mahmut Abi…"
"Söyle."
"Dayanamıyorum."
"Devam et."
"Enerjim kalmadı."
"Devam et."
Şehmuz kuyruğunu bir kez daha hareket ettirdi:
"Boşuna mıydı?"
Mahmut ona baktı:
"Hayır."
"Bunca yol…" Bir hareket daha. "Bu kadar kayıp…"
Kuyruğu yavaşladı. Mahmut ona ulaşmaya çalıştı:
"Şehmuz!"
Hareket durmuştu. Mahmut birkaç saniye yanında kaldı, sonra önüne döndü.
Yakup duvarları ve akıntıyı inceliyordu. Birden durdu:
"Mahmut Abi."
"Ne?"
"Sanırım yanlış yoldayız."
Mahmut döndü:
"Neden?"
"Burada hiçbir şey yok."
"Biraz daha ileride olabilir."
Yakup başını salladı:
"Ne kadar daha?"
Cevap gelmedi. Reşat yaklaştı:
"Akıntı bizi bu tarafa itti."
Yakup:
"İki yol vardı."
Mahmut sustu:
"Biz sağdakini seçtik."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ya yanlışsa?"
Celal’in sesi titredi:
"Hayır!"
Mahmut ona baktı. Celal çevresine baktı:
"Bunca şeyden sonra mı?" Kimse cevap vermedi. "O kadar arkadaşımız…" Sesi kesildi. "Boşuna mıydı?"
Mahmut’un verecek cevabı yoktu.
Tünel uzadıkça hareketler azaldı. Bir beden, bir başkası… Sonra bir başkası…
Yakup’un hareketleri durdu. Reşat sustu. Celal’in kuyruğu son kez kıpırdadı.
Mahmut öne baktı. Hâlâ karanlıktı. Başını eğdi…
Çok uzakta, başka bir akıntının içinde İsmail ilerliyordu.
Haritası yoktu.
Yol arkadaşı yoktu.
Yolunu kendi seçmemişti.
Sadece akıntı onu götürüyordu…
…
Mahmut Abi’nin grubundan çok uzakta, başka bir geçitte İsmail ilerliyordu.
Aslında pek ilerlemiyordu; kendini akıntıya bırakmış, sırtüstü yatmıştı. Tüpün içindeki hafif akış, sillerin hareketiyle onu yavaşça taşıyordu. İsmail kollarını iki yana açtı:
"Vay canına…"
Biraz daha sürüklendi:
"Ne rahatmış."
Duvara hafifçe savruldu:
"Hoppala!"
Bir sil kümesine çarptı:
"Seni de gördüm."
Yeniden akıntıya kapıldı. İsmail gülümsedi:
"Resmen lunapark!"
Etrafta bağırış yoktu, siren yoktu, kimse peşinde değildi… Sadece karanlık ve hafif bir akıntı vardı. Bir süre sonra düşündü:
"Başka kimse yok mu?"
Sessizlik…
"Yalnız kaldım galiba." Biraz daha düşündü. "Umarım diğerleri de rahat bir yol bulmuştur."
Akıntı güçlendi; duvarlardaki siller daha hızlı hareket etmeye başladı. İsmail hızlandı:
"Ooo…" Kollarını açtı. "Hızlandık." Bir an durdu. "Nereye gidiyorsak…"
Tünelin karanlığı değişmeye başladı. Önünde uzak bir gölge belirdi. İsmail başını kaldırdı:
"Ne o?"
Akıntı onu biraz daha yaklaştırdı. Gölge büyüdü; karanlığın içinde tek başına duran büyük, yuvarlak ve devasa bir şekil… İsmail’in gözleri büyüdü:
"Aaa…" Biraz daha baktı. "Balon gibi."
Akıntı onu doğrudan o yöne taşıyordu:
"Acaba hedef orası mı?"
Kimse cevap vermedi. İsmail tekrar baktı:
"Çok ilginç."
Gölge giderek belirginleşti. İsmail gülümsedi:
"Galiba buldum."
Akıntı hızlandı ve İsmail, önündeki devasa şekle doğru sürüklenmeye devam etti…
…
İsmail’in önündeki büyük yuvarlak şekil artık bütün görüşünü kaplıyordu:
"Vay canına…"
Akıntı durmuştu. İsmail ilk kez kendi gücüyle ilerlemek zorunda kaldı. Karşısındaki yapı katman katmandı; adeta bir kale gibiydi.
Tam o sırada yanından biri geçti, sonra bir başkası, ardından bir başkası daha… İsmail şaşkınlıkla baktı.
Biri bağırdı:
"İşte hedef!"
Bir diğeri bağırdı:
"Son sprint!"
Son kalanlar bütün güçleriyle hedefe yöneldi. İsmail onları izledi:
"Demek yarış buradaydı…" Kısa bir sessizlik oldu. "Ben yarıştığımı bilmiyordum."
Diğerleri kürenin çevresine ulaştı. Birbirlerine çarparak farklı noktalara yöneldiler:
"Nereden gireceğiz?"
"Buradan mı?
Fakat hiçbiri içeri giremiyordu. İsmail biraz geriden baktı:
"Ne yapıyorsunuz?"
Cevap beklemeden yaklaştı. Bir beden ona çarptı:
"Hop!"
İsmail savruldu. Başka bir akıntı onu yana itti:
"Dur!"
Bir kez daha savruldu ve sonra… Çarptı. Başı hedefin çevresindeki yapıya değdi.
Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra her şey değişti. Yakındaki bedenler durdu. İsmail şaşkınlıkla baktı:
"Ne oluyor?"
Bir hareket, bir değişiklik… Sınırın yapısı farklılaşıyordu.
"Kapı mı açılıyor?"
İsmail’in bulunduğu noktada bir geçiş oluştu. İsmail ne olduğunu anlayamadan ilerledi… Ve içerideydi.
Dışarıdaki yarışmacılar şaşkınlıkla kalakaldı:
"Kapandı!"
"Ne oldu?"
"Nasıl girdi?"
Cevap yoktu.
İsmail etrafına baktı. Dışarıdaki kaos dinmişti; her şey sessizdi. İsmail başını çevirdi:
"Vay…" Biraz daha baktı. "İçerisi de bayağı büyükmüş."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Şimdi ne yapacağız?"
Dışarıdaki sesler giderek uzaklaştı. İsmail birden durdu, kaşlarını çattı:
"Bir dakika…" Düşündü. "Yarış bitti mi?"
Cevap yoktu.
"Ben kimseyi geçmedim ki…"
Dışarıda hedefe ulaşmaya çalışanlar sessizce kalakalmıştı. İçeride ise yalnızca İsmail vardı. İsmail başını kaldırdı:
"Şimdi ne olacak acaba?"
Bu kez gerçekten verecek bir cevabı yoktu..
…
İçerisi sessizdi. İsmail bir süre öylece durdu.
Karanlık tüneller, akıntılar, bağırışlar, kaçışlar… Hepsi geride kalmıştı. Burası sıcak, geniş ve tuhaf biçimde sakindi.
İsmail biraz ilerledi:
"Vay be…"
Sonra arkasına baktı. Kuyruğunu hareket ettirmeye çalıştı, hiçbir şey olmadı. Bir kez daha denedi, yine olmadı. Aşağı baktı:
"Kuyruğum nerede?" Bir süre düşündü. "Yolda mı düştü acaba?"
Yumuşak bir ses duyuldu:
"Hoş geldin."
İsmail dondu:
"Kim konuştu?"
"Ben."
"Sen kimsin?"
"Yumurta."
İsmail etrafına baktı:
"Şu büyük yuvarlak şey?"
"Öyle görebilirsin."
İsmail kuyruğunun olmadığı yere baktı:
"Benim kuyruk düşmüş."
"Artık ona ihtiyacın yok."
"Neden?"
"Görevi bitti."
İsmail başını eğdi:
"İyi çalıştı."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Buraya kadar seni o getirdi."
İsmail düşündü:
"Şimdi ne olacak?"
"Bana yaklaş."
"Ne için?"
"Yeni bir başlangıç için."
İsmail kaşlarını çattı:
"Ben yarışa katılmıştım."
"Evet."
"Buraya geldim."
"Evet."
"Yani kazandım mı?"
"Evet."
İsmail sevindi:
"Vay be!" Sonra düşündü. "Ama kimseyi geçmedim."
Yumurta cevap vermedi. İsmail devam etti:
"Hatta çoğu zaman nereye gittiğimi bile bilmiyordum."
"Önemli olan başarman."
Bir süre sonra Yumurta sordu:
"Bana bir şey getirdin mi?"
"Ben mi?"
"Evet."
"Ne getirecektim?"
"Değerli bir şey."
İsmail ceplerini yokladı:
"Yok." Kısa bir sessizlik oldu. "Kuyruğum vardı."
"Aradığım o değil."
"Başka ne var?"
Yumurta’nın sesi yumuşadı:
"Sen."
İsmail şaşırdı:
"Ben mi?"
"Senin taşıdığın şey."
İsmail sustu:
"Ben ne taşıyorum?"
"Bilgi"
Yumurtanın tam ortasında parlak bir yapı belirdi.
"Bu ne?"
"Benim çekirdeğim."
İsmail yaklaştı:
"Burada ne var?"
"Benim bilgim."
İsmail kendi bedenine baktı:
"İkimiz de bilgi miyiz?"
Yumurta cevap vermedi.
İkisi de birbirine değdi.









